Eleştirmenlerin çoğu Kevin Costner’ın artık sönmüş bir yıldız olduğunu ve ihtişamlı günlerinin geride kaldığını düşünse de , o Hollywood’un en önde gelen erkeklerinden biri olmaya devam ediyor.
Hırsı (çoğu zaman da egosu) efsanevi hale geldi. Kevin Costner her zaman başarılı olmasa da kazanımlarından ötürü saygıyı hak eden bir adam.
Costner’ın çocukluğu nispeten herkesinki gibi geçer, sadece babasının şirketinin farklı şehirlere aktarılmasından ötürü ailesi her seferinde taşınmak zorunda kalır. Bunun sonucunda genç Kevin uzun süreli arkadaşlıklar kurmada zorluk yaşar. Çok geçmeden Costner eğer iyi vakit geçirmek istiyorsa bir an önce arkadaş edinmesi gerektiğini fark eder. En sıkı çocuklarla tanışmanın yolu görünüşe bakılırsa spordan geçmektedir. O yüzden Kevin lisede takımlarda oynamaya başlar. Kısa süre içinde bu oyunlardan , özellikle de beyzboldan büyük zevk almaya başlar. Spor aşkı filmlerinde de sık sık beyazperdeye yansımıştır.
Mezuniyetten sonra Cl-State Fullerton’a devam eden Costner Pazarlama bölümünü bitirir. Üniversitey, bitirdiğinde bir inşaat şirketinin reklam bölümünde kısa bir süre çalışır. Sonra da oyunculuğa atılmak üzere işten ayrılarak ailesini şaşkınlığa uğratır.
Kevin’in sinemaya ilk adımı pek sağlam olmaz. Lawrence Kasdan'ın bebek doğumlarında patlamaya yol açan ünlü filmi The Big Chill’de intihara kalkışan arkadaş Alex rolüyle seyirci karşısına çıkar. Ne var ki Costner’ın boy gösterdiği sahneler kesilerek montaj odasının yerlerinde son bulur. Geriye sadece cenazedeki cansız bedeninin birkaç görüntüsü kalmıştır. Filmin 1998 yılında 15. yıldönümü için yeniden piyasaya sürüldüğünde tekrar elden geçirimesiyle Costner’ın göründüğü sahnelerin sayısı artar. Costner’a daha sonra Silverado filminde rol veren Kasdan kariyerinin başlamasına vesile olur.
Costner yılmadan çalışarak en sonunda Bull Durham ve Field of Dreams gibi beyzbol filmleriyle has Amerikan cazibesini kullanarak 80’lerin sonu ve 90’ların başında Hollywood’un en sıkı erkek başrol oyuncusu haline gelir. Bu başarıyla yetinmeyen Costner daha da ileri gider.
1989 yılında iç savaş sırasında Kızılderililerle birlikte yaşayan bir subayın destansı hikayesini anlatan kendi filmi Dances With Wolves’u yöneteceği duyurulur. Filmin uzunluğunun üç saat olmadığını (o zaman için olağandışı) ancak çoğu altyazılı olmak üzere çok az konuşma içerdiğini duyan eleştirmenler ve haberciler homurdanırlar. Çoğu insan Costner’ın aklından neler geçtiğini merak etmektedirler. Ancak filmin 1990’da sadece eleştirmenlerce başarılı bulunmakla kalmayarak gişelerde de büyük başarıya ulaşması karşıtlarını yalancı çıkarır. Costner En İyi Yönetmen ve En İyi Film Oscar’larını bile kazanır.
Costner oyunun zirvesine ulaşmış görünüyordu ama 90’ların sonuna yaklaşıldıkça işler değişmeye başlar. Costner büyük bütçeli bir başarısızlık olan Waterworld’de ve bir başka uzun başarısızlık olan The Postman’da rol alır. Her iki film de oyuncunun mahşer günü mesihi gibi görülmesine yol açar. Hırsı başka bir sözcükle tabir edilmeye başlanır: ego. Hollywood’da eski küme düşmek için birkaç kez çuvallamak yeterlidir. Costner da iki tane çok büyük başarısızlık yaşamıştır. Başrol oyuncusu olarak edindiği konum ve gişelerde aldığı darbe göz önüne alındığında Costner’ın kariyerini yeniden inşa etmesinin zamanı gelmiştir.
Oyuncu Amerika’da golf sporuna olan sevginin büyümesinden yararlanan Tin Cup adlı spor filmiyle mütevazı bir dönüş yapar. Seksi oyuncu Rene Russo’yla aşk yaşamaya başlamasının da yardımıyla, Costner seyircilere başrol oyuncusu olarak sahip olduğu çekiciliğ yeniden hatırlatır. Message in a Bottle da benzer bir sonuç verir. Costner Bay Amerika olmayı bırakmıştır, sade, tehditkar olmayan bir Amerikanlığa yönelmiştir. Başka bir beyzbol filmi olan For Love of the Game Costner’ın dönüşünü daha da sağlamlaştırır. Thirteen Days ve 3000 Miles to Graceland filmleri uzun kariyerine eklenen son halkaları oluşturmaktadır.