Ünlü aktör Daniel Day-Lewis belki de kendi jenerasyonunun en alkış toplayan ama aynı zamanda en anlaşılamayan aktörü.
Yakışıklı aktör canlandıracağı role adapte olmak için kendini tamamen o karaktere veriyor ve ortaya "My Left Foot" veya "The Last of the Mohicans" filmlerindeki gibi dillere destan bir oyunculuk performansı çıkıyor.
Daniel 29 Nisan 1957’de şair Laureate Cecil Day-Lewis ve oyuncu Jill Balcon’un oğlu olarak Londra’da dünyaya gelir. Ünlü aktörün dedesi (annesinin babası) zamanında sinema sektöründe önemli bir yer olan Ealing Stüdyolarının başındaydı dolayısıyla Daniel sinemaya hiç de uzak olmayan bir ortamda büyür Aktör 13 yaşında okulu bırakarak oyunculuğa merak sarar ve 1971 yılında "Sunday, Bloody Sunday" de küçük bir rol kapmayı başarır. Bu filmin ardından tiyatroya odaklanmaya karar veren Daniel uzun bir süre "the Royal Shakespeare Company" topluluğuyla birlikte çalışır. Oyuncunun 1982’de ikinci kez kamera karşısına geçtiği film "Gandhi"dir.
Day-Lewis 1986’da rol aldığı "My Beautiful Laundrette" ve "A Room With a View" ile uluslarası arenada tanınmaya başlar. İki filmdeki sıradışı performansıyla eleştirmenlerden tam not almayı başaran yakışıklı aktör "New York Film Critics Circle" tarafından o yılın En İyi Yardımcı Erkek Oyuncusu seçilir. Daniel iki yıl sonra rol aldığı Milan Kundera’nın "The Unbearable Lightness of Being" (Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği) ve Jim Sheridan’in "My Left Foot" (Sol Ayağım) filmleriyle hayran kitlesini genişletirken aynı zamanda performansıyla eleştirmenleri şaşırtmaya devam eder. Aktör "Sol Ayağım"'daki oyunculuğuyla 1989 yılında Oscar’a layık görülür.
Aktör Richard Eyre’ın "National Theatre" prodüksiyonunun "Hamlet" oyunuyla tiyatro sahnesine geri döner fakat bir gece oyunun ortasında "sinirsel olarak yorgun" olduğunu öne sürerek sahneyi terkeder. 1992’ye kadar sinemadan da uzak kalan Daniel performansıyla insanların kafasında bir seks ilahı olarak yer edeceği "Last of the Mohicans"da rol alır. Bu filmin ardından sanatçı "In the Name of the Father" ve "The Age of Innocence"da başarı grafiğini yükseltmeye devam eder. Yakışıklı oyuncu "In the Name of the Father"daki performansıyla En İyi Erkek Oyuncu dalında Oscar, Altın Küre ve BAFTA adayı olur.
Ünlü aktör 1996 yılında Arthur Miller’in "The Crucible"sinde rol aldıktan sonra bir sonraki yıl "The Boxer"da başarılı bir oyunculuk sergiler. Bu filmlerin ardından kendi içine çekilen aktör bir süre sinemadan uzak kalır. Fakat yönetmen Martin Scorsese’in çabaları sonucu "The Gangs of New York"da rol almayı kabul eder. Daniel hakkında daha sonra birtakım dedikodular çıkacaktır. Kendini rolüne fazlasıyla kaptıran oyuncu gerçek hayatla fantaziyi birbirine karıştırdığı söylenmektedir.