BENİM yıllar yılı en yakın arkadaşlarımdan biri oldu:
Neyyire Özkan.
Onu ilk gördüğümdeki o zamanlar 18 yaşındaydım, Nokta’da çalışıyordum, eşi Yılmaz henüz cezaevindeydi, düşünce suçlusu olarak 200 küsur yıla mahkûm olmuştu ve Neyyire, kızı Hazal’la birlikte yaşıyordu.
Cesareti beni hayrete düşürmüştü ve korkusuzluğu ve hayat karşısındaki duruşu.
Yıllar içinde hikáyesinin devamını da öğrenmiştim: Eşi Yılmaz’ı içeri aldıklarında Neyyire hamile olduğunu yeni öğrenmişti, çocuğunun babasını bir daha görüp göremeyeceğini bile bilmiyordu ama o, herkesin "Aldırsan daha iyi olur" dediği o bebeği doğurdu.
Ben onu tanıdığımda Hazal 10 yaşında filandı.
Anne-kız, müthiş bir ikili oldular.
Yılmaz 10.5 yıl sonra cezaevinden çıktı, ne var ki işkencelerde yorulan kalbi daha fazla dayanamadı, karısına ve kızına veda etti.
Neyyire, benim gözümde roman kahramanı gibi kadındır.
Bir sürü acıyı bir tek hayata sığdırmıştır.
Ama bir kere bile göz ucuyla aşağı bakmamıştır, hep ama hep dik durmuştur.
Zaman zaman omuzlarına kaldırabileceğinden daha fazla yük binmesine rağmen hiç çaktırmamıştır.
Hikáyesi beni hep büyülemiştir.
Gözü karalığı da.
Onu gördüğüm ilk an, "Ah keşke bu kadınla arkadaş olabilsem!" demiştim. İtiraf ediyorum benim kişiliğimin "faydacı" bir tarafı da var, hep bir sürü şey öğrenebileceğim, beslenebileceğim arkadaşlarım, dostlarım, ustalarım olsun istedim.
Neyyire’den de bir sürü şey öğrendim.
Muhittin Sirer’den öğrendiğim gibi, Mehmet Yılmaz’dan öğrendiğim gibi, Ercan Arıklı’dan öğrendiğim gibi, Ertuğrul Özkök’ten öğrendiğim gibi. Üstelik ben Neyyire ile yıllarca dip dibe çalıştım. Bir sürü şey yaşadık. Bir sürü iyi işe imza attık. Bir sürü iyi işi kotarabilmek için canla başla çalıştık. Hürriyet Pazar, bir anlamıyla Neyyire demekti, çok ama çok emek verdi, o gazetenin editörüydü, hamalıydı, her şeyiydi, 10 küsur yıl her perşembe her cuma neredeyse sabahladık. Ve şimdi o kadın, Hürriyet’ten ayrıldı, artık televizyoncu oluyor, Doğuş Grubu’na geçti.
Bana söylediğinde önce kalbimdeki bütün tekneler hızla o limandan ayrıldı, tenhalar kapladı içimi, üzüldüm, şaşırdım, ama aynı anda onun için sevindim, "Burada misyonumu tamamladım, yeniden heyecanlanmak istiyorum" dedi.
Şapka çıkarıyorum.
Birlikte iş üretmek müthiş bir şeydir. Aşk yaşamak gibi. İnsanı tatmin eder, itişirsin kakışırsın, "O öyle değil böyle" dersin, tartışırsın ama aynı zamanda tarifi olmayan bir haz da alırsın.
Şimdi onu yaptığım insanlardan biri yok artık.
Biz yola onsuz devam edeceğiz.
Bildiğin masaları, odaları, kokuları, yüzleri, toplantı salonlarını bırakmak zordur, Neyyire bunu yaptı, hayatında yeni bir sayfa açtı, pazarlık filan yapmadı, esprisini patlatmayı da ihmal etmedi: "Erkekler pazarlık yapar, kadınlar çeker gider!"
Cesaretinden dolayı onu tebrik ediyorum.
Yolun açık olsun diyorum.
Ama tabii...
Show must go on...
Biz yine iyi işler yapacağız, "Neyyire’nin de hoşuna gidecektir bu röportaj/ bu haber/ bu yazı/ bu sayfa... Biz onsuz da şahaneyiz!" dedirteceğiz.
Güle güle arkadaşım.
Çaresizliğin sonuçları
AFFEDERSİN ama... İki ucu boklu değnek. Sadece bebek ölümleri değil, bu ülkede yaşadığımız bir sürü şey bence bu.
İki ucu boklu değnek.
O yüzden de kafadan "Hastane suçlu efendim, kapatılsın!" diyemiyorum ben.
Hastaneyi suçlamak, boklu değneğin sadece bir tarafıyla oynamak çünkü.
Yetmez ki. Kapatınca ne olacak?
Orada doğmak için kuyrukta bekleyen bebekler ne olacak? Ya da başka hastanelerde benzer şeyler yaşanmayacak mı?
Tamam söz konusu olan duygularsa... Evet felaket, rezalet, iğrençlik. Müthiş bir dram. Ortada hayatını kaybetmiş bir yığın bebek var. Can mı dayanır? Tarifi olmayan bir acı. O bebeklerin annelerini, babalarını düşünün. Yok yok vazgeçtim düşünmeyin...
* * *
Evet benim de ilk tepkim "Allah belalarını versin!" oldu.
Ama sonra hastane yetkililerini dinledim, "Yerim yok diyorum, alamam diyorum. Yok alacaksın diyorlar. Hastane kapısından döndü demesinler diye alıyorum ama aslında almamam gerekiyor" diyor. Onlar da haklı değil mi?
Biz bile "Hastane değil misin kardeşim! Nasıl almazsın kapına gelmiş hastayı?" diye onları haber yapmaz mıyız?
Orayı yöneten insanlar ne yapacak? Ve bebekler ölüyor bu arada... Peki kim suçlu? Sistem mi? Doktor mu? Hastane mi? Seçmen mi? Bakan mı? Bakmayan mı? Kim? Olay ayyuka çıktıktan üç gün soruşturma açanlar mı? Kim bu sistem?
Sen, ben, o, biz insanlar...
Söylüyorum, iki ucu boklu değnek.
Ve bu arada olan oluyor, çocuklar ölüp gidiyor, kahpe kader deniyor. Birilerini suçlamak yetmiyor, kalıcı çözümler bulmak, onun yatırımını yapmak gerekiyor.
Bize ise hálá tartışıyoruz: "Hata onda mı, şunda mı, bunda mı? Suçlular onlar mı, bunlar mı, şunlar mı?"
Manasız. Ve faydasız...
İçiniz sıkıldı değil mi? Pardon. Ben aslında Mavi Yolculuk anılarımı anlatacaktım, daha sakin bir güne inşallah...