Mario Frangoulis:' Romantik bir adamım, artistik bir adamım, tutkulu bir adamım... Ama beni en çok tanımlayan şey adalet duygusudur. Hayatta en çok adalet duygusuna önem veriyorum.'
Şu aşağıdaki fotoğrafta gördüğünüz deri kanepe var ya...
Aaahh aahhhhh!
Kimler geldi, kimler geçti o kanepeden.
Kendileri Ortaköy House Cafe'nin demirbaşı olur.
Girişte solda durur.
Ne zaman Ortaköy'de röportaj yapsam, House Cafe'cilere yalvarıyorum: "Ya şu sizin kanepeyi yine alsak, meydanın ortasına koysak, n'olur hayır demeyin, sağ salim geri getireceğim söz..."
Ve hooooop uğurlu kanepeyi meydana taşıyoruz.
Tabii kalabalığın arasına koyup, üzerine birini yatırıp "Lütfen en seksi halinle objektiflere bak!" dediğiniz ve onu güldürmek için çeşitli maymunluklar yaptığınız zaman, çevredeki insanlar birbirini dürtüyor, gülüşüyor, toplanıyor, ortalık panayır yerine dönüyor, eğer kalabalıkların size bakmasından rahatsız oluyorsanız problem var...
Ama Mario Frangoulis için olmadı...
Ne kadar seyircisi var, adam o kadar mutlu...
Yanımıza Boğaz'da yüzen çocuklar geldi. Abla "Bu abi kim?" dediler, "Dünyanın en güzel sesli adamlarından biri" dedim. Güvercinleri beslesin diye yem verdiler, fotoğraf karesine girebilmek için izin istediler.
Her şey çok doğal, komik ve güzeldi.
Bir de "Bu röportaj, hayatım boyunca benimle yapılan en iyi röportajlardan biriydi. Nasıl olsa İngilizce yaptık. Gazetede yayınlandıktan sonra fotoğraflarla birlikte internet siteme koyabilir miyim?" demesin mi?
Desin.
Tabii öldüm mutluluktan.
Sizi dün başlayan röportajın devamıyla baş başa bırakıyorum...
İnsanlar sizi "yeni Pavarotti" ilan ediyor, sizse ısrarla reddediyorsunuz. Neden?
- Çünkü ben Mario'yum. Pavarotti büyük bir usta, onunla kıyaslanmak müthiş bir onur. Bir sürü benzerliklerimiz de var, o da hayat doluydu, insanlarla iletişim kurmayı seviyordu, benim gibi sahnede büyüyordu ama o özel ve tek, sadece bir tane Pavarotti var, tıpkı bir tane Mario olduğu gibi. Kıyaslanmak ikimize de haksızlık...
Özel bir sesiniz olduğunu ilk ne zaman fark ettiniz?
- 5-6 yaşlarındayken... Balkona çıkar şarkılar söylerdim. İnsanlar balkonun altında toplanırlardı. İnanılmaz mutlu olurdum. Yazlık sinemalarda da film başlamadan sahneye çıkar Beatles söylerdim. Bir de tatil köylerinde yaptığım numara vardı, banyoda saçlarımı yana tarar, belime kılıcımı takar, kendimi yine balkona atardım. Turistler müthiş tezahurat ederlerdi, yaptığım şeyi otelin bir animasyon gösterisi zannederlerdi...
Ama oyunculuk eğitimi aldınız. Dünya çapında bir tenor olmak yerine dünya çapında bir aktör olmayı tercih etmez miydiniz?
- Yok hayır, ben aynı zamanda bir aktörüm. Kariyerime öyle başladım. Bir sürü ciddi müzikalde rol aldım. Lovely adında bir film de yaptım. Lara Fabian ve Kevin Klein'la. Sette olmak doğal geldi. Sahneden olmaktan farklı değil. Üzerimdeki saçma Shakespeare kostümü dışında her şey mükemmeldi.
Peşimizi bırakmayan çocukluk
Marİo Frangoulis, 4 yaşındayken terk edildiğini anlattı ya...
Benim hemen gözlerim doldu.
Ağladım ağlayacağım.
Kendimi tutmaya çalışıyorum ama nafile, Alya'dan sonra hormonlarıma bir şey oldu, tamam hep sulu gözdüm ama bu kadar değildi, artık duygularımı hiçbir şekilde kontrol edemiyorum, hele çocuklarla ilgili bir şey mi var, direkt ağlıyorum...
Tabii o da baktı ki karşısında anlattıklarından etkilenen biri var, Alaaaah kim tutar onu, anlattıkça anlatıyor...
İkimizin de gözleri dolu dolu, güya bunun adı röportaj!
Benim aklıma Alya geldi tabii, düşünsenize onu daha önce hiç görmediği bir ülkeye götürüyorum ve "Şimdi sen kal burada merak etme ben hemen geleceğim" diyorum ve gelmiyorum.
Üstelik 4 yıl gelmiyorum!
Ben size bir şey söyleyeyim mi, yenilir yutulur bir şey değil bu.
O da zaten çok uzun süre bu travmayı atlatamamış.
Hiçbir zaman da ailesiyle bir araya gelememiş.
Ama yaşadığı bu acı, aynı zamanda ona başarma gücü ve azmi vermiş.
Gerisini gelin ondan dinleyelim:
"Yıllar evvel Londra'da Sefiller'i oynuyoruz. Son gösterisine babamı davet ettim. Finalde bir baba- oğul sahnesi vardır, baba çocuğa 'Elveda' der. Rolün hakkını çok iyi veriyorum çünkü babasından ayrı yaşamış bir çocuk olarak deli gibi ağlıyorum. Bir taraftan da 'Aman Allah'ım seyirciler arasında olan babam da en az benim kadar perişandır' diyorum, 'Eminim birazdan kulise gelecek ve benim güzel oğlum, yıllardır ayrı yaşıyoruz, ah biz seni nasıl bıraktık, affet' diyecek. Ama böyle bir şey olmadı. Olmadığı gibi babam oyundan sonra bana sarılmadı bile. Sadece sırtımı sıvazladı ve 'İyi iş çıkardın!' dedi. O kadar. Gayet soğuk ve duygusuzdu. Acayip şaşırdım. Anladım ki, o bu ayrılığı hiçbir zaman benim gibi keskin yaşamamış. Ona hiç koymamış. Bir süre sonra da babam öldü. 89-97 arası benim kendimi bulmaya çalıştığım dönemdi. Ben ancak 30 yaşında bu meseleyi içimde bitirebildim. Yanıtı olmayan soruları sorup, kendimi perişan etmekten ancak o yaşta vazgeçebildim..."