Yayın Yönetmenimle aramdaki saygılı, sevgili ve bol çekişmeli ilişkim her yaz yeni bir pazarlıkla güçlenir. Daima o kazanır. Ama ben “yenilen pehlivan güreşe doymaz” sözünü haklı çıkarırcasına her yaz yeniden çıkarım meydane!
Bir yaz izin süresiyle ilgili çekişiriz, bir başka yaz zam meselesi yüzünden. Bazen benim saçma isteklerim olur (o anda bana çok mantıklı gelir) bazen de hiçbir şey olmazsa durduk yerde arıza çıkarırım ki ne yapayım, hayatımda arıza çıkaracak tek yetkili merci onu görüyorum.
Bu arada zamanlamam şahanedir.
Türkiye’de ne zaman bir yer adeta ateş alsa benim o gün istifa edeceğim ya da zam isteyeceğim tutar. Altı yıllık geçmişimizde bir gün yoktur ki T. D’yi elektronik muhtıra, dolar krizi, Ergenekon gibi çok çok kritik olaylar cereyan ederken mesajlamamış olayım! (Kendimi bu konuda ayrıca tebrik ediyorum!)
***
Bir insanın her dalda ötmek gibi bir iddiası olunca sıkıntısı da o boyutta oluyor. Hem yazı yazayım hem oyunculuk yapayım, hem çocuğumu ihmal etmeyeyim, hem façayı bozmayayım, hem havalı olayım, hem kendimi geliştireyim derken bir süre sonra hem bedeni hem zihinsel hata vermeye başlıyor kişi...
İzinden önceki son yazımda zaten bunu belli etmiş olmalıyım ki yayın yönetmenimden “e tabi git bi tatil yap gel” notunu aldım.
Ama ben bir tatil insanı değilim!
Uzun boşluklar ve suskunluklar beni benden ediyor ve başlıyorum geçmişten bugüne hesap çıkarmaya. Kendimi şahane dolduruşa getiririm. Beni de benden iyi kimse ikna edemez. Kendimi bazen öyle bir kandırırım ki, benim diyen terapist düşüncemden döndüremez.
İşte bu yaz da sıcaklar bastırıp işler tenhalaşınca eh tabii artık geçmiş yılların tecrübesi de var, ben yine celallendim. Kendi kendime yaşadığım bu hezeyanı T. D’ye de bulaştırmak istediysem de gerçek bir profesyonel olduğu için üstüne alınmadı ve beni öldürmedi.
Nitekim izin bitti.
***
Ancak... Bu seferki maceram basın yolculuğumun en büyük krizine denk geldi.
Sözünü ettiğim şahane zamanlamamla o sabah (öğlen diyelim daha doğru) gözümü açar açmaz yine acıklı bir mesaj attıktan sonra, yani hepsinden sonra, en sonunda becerikli telefonumla internet turuna çıktım. O sabah Ergenekon soruşturması ile ilgili olarak süren gözaltıların haberini okuduğumda Yayın Yönetmenimi çıldırtacak yeni ürünüm çoktan yola çıkmıştı bile.
Son yıllarda bu benim en tanıdık duygum olmaya başladı: Mahcubiyet!
Bu çok kötü bir sondur sevgili okur; iş bölümünde bize düşen işin eğlenceli ya da duygusal kısmına uygun olarak toparladığımız yazılar bazen cenaze evinde fıkra anlatmak kadar yersiz ve itici olur. Oysa iş o cenaze evinde bile insanlara hayatı, mizahı, yaşamın küçük tatlarını anımsatmaktır.
Bu giderek güçleşiyor. Çok güçleşiyor hem de...
Her birimizin kişisel hikâyesi, üzerinde yaşadığımız toprağın geçmişi ve geleceği ile şekilleniyor. Ama genel kaygılarımız büyük kişisel korkularımızı giderek daha çok semirtiyor. Kişisel korkular, birer birer toplanıp büyük kitlesel yanılgılar yaratıyor... Kitlesel yanılgıların acı sonuçlarını ya da panik halinde salonu terk etmeye çalışanlara engel olmanın güçlüğünü geçtiğimiz yüzyılda kaç olayla yaşadı dünya, anımsayın...
O yüzden mizaha, şarkılara, kitaplara, küçük neşelere her zamankinden daha çok ihtiyacımız var. Sıradan hayatımıza olanca gücümüzle devam etmeliyiz...