Efsanevi dansçı Mikhail Barışnikov demirperdenin en demirperde yıllarında SSCB’nin yıldız ve gözbebeği bir dansçısı olarak Londra’ya gittiği ilk anda iltica etmesi gerektiğini anlar. KGB ajanlarını atlatarak kendisinden önce Batı’ya iltica etmeyi başarmış olan Nureyev’in evine gider. Nureyev’in evi, yaşamı, batılı sanatçıların yaratım ve tartışma özgürlüğü, şehrin görkemi canını o kadar yakar ki dört yıl sonra Kanada turnesinin sonunda grup otobüsüne değil onu özgürlüğe götürecek olan karanlığa doğru koşar. Geride KGB ve SSCB’nin korkunç öfkesine maruz kalacak bir baba, üvey kardeşler ve yakın arkadaşlar bırakmıştır. Ama başka seçeneği yoktur.
Duvarın öbür yanına geçtikten sonra bugün bile hâlâ üzerine çıkılamamış olan performansları, yerçekimine aykırı uçuş ve sıçramaları sadece Amerika’nın değil bütün dünyanın sevgilisi olur.
Barışnikov’un Londra’ya indiği o sabah yaşadığı kalp çarpıntısı size de tanıdık geliyor mu? Şehirle ve şehrin insanlarıyla, dansla, sanatla, tarih ve özgürlükle “ilk” karşılaştığı sabah...
***
Yaş aldıkça, tecrübeler biriktikçe sanki daha az, giderek daha az yaşanıyor bu çarpıntılar. Etkileyici bir şehri ilk gördüğümüz an, hiç tatmadığımız bir lezzeti ilk tecrübe edişimiz mesela.
Lapa lapa yağan kar altında görmüştüm Berlin’i ilk kez. Havaalanından yeni evime doğru giderken mavi ışıkların üzerine yağan büyük kar taneleri olarak kazındı hafızama Berlin.
Londra ise... Onu ilk görüşümde aylardan şubat olmasına rağmen hava sıcaklığı 18 dereceydi; üzerinde palto, çıplak ayağında yaz modasının habercisi renkli sandaletler giymiş kızlar ve işte Londra! Kesin ve katı kurallarla belirlenmiş bir yaşam biçimine rağmen aykırılık fışkıran hayatların, Lady Diana ve onun gibilerin şehri...
New York... Ne çantalar, ne ayakkabılar, ne kızlar, ne kulüpler... Central Park’ın çevresindeki binaların tepeleri, yeşilin kızıl kahveye uzanan tonları ve hotdog arabaları ve hardal ve soğan salatası ve Starbucks ve Metropolitan müzesinin restoranındaki köşe masa ve serin mi serin bir Chardonnay...
Hayır Roma değil, Floransa değil, Venedik hiç değil! Capri Adası... Napoli’den adaya doğru bir rüzgâra yüzünü vererek ve denizin, tuzun kokusunu soluyarak yol almak... Renkli, sıra sıra kayalar arasından yer kapmış gibi güzellikle, tarihle, vaatle dolu kadınlara benzeyen o evler, o oteller, o çatılar, o ağaçlar, o uçurumlar...
Belki Las Vegas, Tokyo, Paris...
Mardin, Ihlara (hadi çokça torpil) Büyükada...
Ve İstanbul...
Eğer birini ya da birkaçını gördüyseniz, bu şehirlerle, sokaklarla, evlerle ilk karşılaştığınız anı anımsamanızı isterim...
***
Bebeklerin dünyayla tanışma süreçleri olağanüstüdür. Aniden ortaya çıkan sinek, bir fincan tabağı, bir tencere kapağı, kapıdan giriveren bir kedi, bıyıklı bir adam, uzun saçlı bir kadın, ses çıkaran bir alet, ışıklı bir telefon; bunların hepsine aynı heyecanla bakarlar. Ya güler ya da ağlarlar önce. Sonra kavrayabilecekleri bir nesne ise ellerine alıp ağızlarına götürüp tadını ve sertliğini algılamaya çalışırlar. Ardından pat diye yere atarlar. Sonra tekrar ederler bu eylemleri, bir daha, bir daha, bir daha...
İşte dünyayı kavramanın devamı, ilk anlarıdır bu etkileyici şehirleri tanımak...
Etkileyici sofralar, kadınlar ve erkekler... Güzel bir müzik, özen gösterilmiş masalar, evler, bahçeler, mutfaklar... Temiz kokan sokaklar, odalar ve insanlar... Aşk, cinsellik, ayrılık, ihanet... Balık avlamak, yelkenliyle çıkmak, sörf yapmak, dağa tırmanmak, biri için kavga etmek, birine yemek yapmak, kitlesel bir harekete girmek, yürüşe katılmak, protesto etmek, istifa etmek...
Hatırlıyor musunuz? Bunların “ilk” seferi nasıl çarpıntı yapar insanda. Ve nasıl güzeldir...