İstanbul’daki evden çıkmadan telefon açarım Sapanca’daki evimin güvenliğine: “Yola çıktım.” Gişelerden geçtikten sonra gözüm arabanın saatine gider hemen.
Bilirim ki bir aksilik olmazsa tam bir saat sonra elma ağacıma, sardunyalarıma, yeşil bahçeme, lacivert beyaz çizgili bahçe koltuklarıma, çam ağaçlarına bakan mutfak pencereme, sevgili komşularıma, cırcır böcekli serin gecelere, Müzeyyen Senar’ın, Zeki Müren’in, Sahibinin Sesi Plak’tan kalma şarkılarına, ne yapsam bir türlü kurtulamadığım ahşap kurtlarının evimin sütunlarını kemirirken çıkardıkları kıtırtılara, çatıya tırmanan hanımelime, gemici fenerlerinin içine yerleştirdiğim mumlarıma, bahçede mangal başında nöbet tutan dört kurt köpeğine, fırına koyarken mest olduğum elmalı kurabiyelerime, közde patlıcanlarıma ulaşacağım...
***
Sayfa komşum Haşmet geçtiğimiz hafta yazlıklardan neden hoşlanmadığına dair birkaç yazı yazdı. Oradan buradan toplama, öksüz ve ruhsuz eşyaların sıkıntısını, ev sahipliği yaparken perişan olan evin kadınlarını anlattı. Çok da doğru tespitlerdi bunlar.
Bir zamanlar ben de yazlık işinden hiç hoşlanmazdım. Sapanca’daki bu küçük taş-ahşap evi bulana dek... Çevresindeki sekiz benzer yapıya ve konumlandığı meyve bahçesine âşık oldum. Hafızamdaki hiçbir yazlık resmine benzemiyordu çünkü.
Orman içindeki bir patikayı takip ederek ulaşılan bu cennette herkes kendi küçük hayâl evini yaratmıştı. Sabah sık ağaçların arasından bahçeye sızmaya çalışan güneş ışıklarını gördüğümde karar vermiştim zaten, ben de bu cennetin bir üyesi olmalıydım...
Birkaç gündür yazlıktayım.
Dün gece bir sofranın etrafında toplanmış yedi kişiydik. Gündemden, olaylardan yorgun, bir nefes almak suçmuş gibi bir endişeyle geçirdiğimiz günün sonunda beyaz örtüler serip, hevesle hazırladığım sofraya bakıp “burası sana ne kadar iyi geliyor” dediler İstanbul’dan yemeğe gelen arkadaşlarım... Birini Arap Yasemini’min altına oturttum, birini bahçeye bakan köşeye (ay ışığı havuza vurduğunda nasıl mavi ışıldar)...
“Bu börekleri, köfteleri, patlıcan salatasını ve zeytinyağlı fasulyeyi iki saat önce yaptım. Fasulyeye dikkat, şu mısırların yanındaki alanda yetiştirildiler. Fasulyemiz gibi maydanoz, nane ve reyhanımız da bahçemizden” şeklindeki sunumumdan sonra neşeyle yemek yemeye başladık.
“Ah, senin evlerin” dedi içlerinden biri. “Ne zaman kapısından bahçesinden girsem tuhaf bir mutluluk yerleşir içime...”
“Dün buradaki bir kutuda eski kasetlerimi buldum. Hepsinin tek tek tozunu alıp bir sandığa yerleştirdim. Neler neler çıktı içinden. Üniversite birinci sınıfta bir arkadaşımın plağından çektiğim Chopin, 1992’de oynadığım bir oyunun müzikleri, Erkin Koray’ın cızırtılı bir Best Of’u...” dedim utangaçlıkla ve sonra kasetçalara en sevdiğim Müzeyyen’imi koydum. “Enginde yavaş yavaş” diyen güzel sesi bahçeye yayıldı... Ah! En güzel, en neşeli sofraların altını çizen o tatlı hüzün...
***
Yemeğin sonuna doğru birbiri ardına patlayan kahkahalara kasetçalarda Nilüfer’in alaturka şarkılar söyleyen sesi eşlik ediyordu.
“Geçen gece National Geographic’te bir belgesel izledim, deniz hayvanlarının cinsel yaşamları üzerine” diye başlayıp onları daha da güldüren hikâyeyi anlattıktan sonra “aslında gündem o kadar gergin ki bunu yazmayı çok isterdim” diye bitirdim sözümü.
Eski bir gazeteci olan davetlilerimden biri “işte tam da sırası aslında” dedi. “Şimdi yazmalısın bunu, bizi güldürdüğün gibi güldürmelisin okurunu da. Sana misafir olmanın keyfini yaşamalı onlar da. Yıllar önce bize güzel bir hayat vaat ettiğin için okumaya başlamıştık seni, bugünkü mutlulukla ilgili yazın haklı da olsan daha da çok üzer zaten mutlu olmayan birini.”
Ona hak verdi diğerleri. Kahkahalarımız devam etti bir süre daha. Mutfaktaydım. Tabakları getiren arkadaşım “biliyor musun ben ne öğrendim” dedi bir sigara yakıp “Annem ve babam gerçek anne babam değilmiş benim...”