Çam ağaçlarının altında, ahşap bir masa üzerinde bilgisayarım açık. Cırcır böceklerinin hiç susmayan seslerini kulaklığımdaki müzik bile bastıramıyor. Önümdeki kumsalı, akşam üzeri güneşiyle parıldayan denizi ve uzaktaki dağları seyrediyorum. Denizle dağlar arasında yapıştırılmış gibi duran pembe zakkum ağaçlarına dalıyor bakışlarım. Kızımın kahkahası geliyor uzaktan. Ve o kahkaha... O küçük burun, o güzel gözler, o yaşam sevinci, o öğrenmeye hevesli, yeni kişilere meraklı küçük surat... Güneşten kızarmış yanaklarıyla akşam yemeğine oturmadan önce tarayıp ördüğüm altın gibi parlak saçlarıyla... Boğazımda hep bir yumruk, ona baktıkça... Annelik hep böyle mi? Hep bitmeyen bir vicdan azabı mı sahi? Hep göğsümde taşıyacağım bir yetersizlik duygusu mu? Gece okuduğum masal kitaplarının her sayfasında biraz daha kapanan gözlerine, uyurken kıvrılan kirpiklerine baktıkça kendi çocukluğumu düşünerek, büyüdükçe yaşayacağı muhtemel mutsuzlukların korkusunu yıllar öncesinden büyütmeye başlamak mı? Güçlü olmaktan yorulmaz mı insan? Mesela Rahmi Koç? Mesela Ertuğrul Özkök? Cem Boyner? Fatih Terim? Kendimi güçlü olduğum inancıyla ayakta tutarım hep, çünkü başka seçeneğim yoktur. Oysa bazen işte böyle denize bakarken, birden, dalganın gidip gelmesi, geldiğinde kumu ıslatıp geri çekilmesi gibi geliverir o yorgunluk. Ve bu yorgunluğu göstermemek gerekir aslında. Kimseye, hiç kimseye...
***
Yukarıdaki bölümü haziranın sonunda Fethiye’de tatil yaparken not etmişim defterime. Kulaklığımda Sezen Aksu’nun yeni albümü Deniz Yıldızı vardı. Albümün ilk şarkısını dinlerken elimde de CD’nin kartonetini tutuyordum. Aslında sözleri okuyordum. (Kayıt mı kötü, müzik mi baskın bilemem ama ne diyor yahu ne diyor diye bunalıyor insan.) Okurken ve eş zamanlı dinlerken feci bir hüzün bastırdı. Ama ne hüzün, anlatamam. Geçen yıl biri şöyle bir şey yazmıştı: “Eee o kadar da güzel değilmiş hayat, değil mi?” (Ne hainlik aslında. Sanki kötü bir şey söylüyordum, sanki bal börek sarıyordum, sanki kuş tüylerinde büyümüştüm... Neyse, konu bu değil, olmasın da zaten.) Televizyonda işe başladığım yıllarda (doksanların son çeyreğiydi) bütün kalbimle deniz yıldızının hikâyesine inanırdım. Ama bütün kalbimle! Çocukluğumdan bu yana çok güçlü bir inançla yaşadım hep. Benim için fark ederdi. Her şey fark ederdi. En küçük kıpırtıdan en büyük değişime... Birini mutlu etmek, birini gülümsetmek, ferahlatmak, faydalı olmak çok önemliydi, Fark ederdi, çok fark ederdi. Yağmur, güneş, rüzgâr, iyi kötü, ekşi tatlı fark ederdi... Adına güçlü olmak dediğimiz o şey var ya... Birileri senin inancının beline beline odunla vururken, seni aşağılayarak, zor kullanarak, dallarını sarsarak, baltalayarak yıkmaya çalışırken senin direnmen, direndikçe, ayakta kaldıkça güçlendiğini sanman... İnancımın bel kemiği kırıldı benim biliyor musunuz... Sanırım ayakta dursam da kanımın aktığını hissetmemem, zaman zaman yağmurun da rüzgârın benim için fark etmemesi bu yüzden... Bir şeye inanmanın güzel tadını kaybettim ben...
***
Sezen Aksu’nun sadece dinleyerek ne dediğini anlayamadığım albümünün sözlerini okuduğumda bunlar geçti aklımdan. Evet, bir deniz yıldızının hikâyesiydi hayat... Ne kadarını kurtarırsam kârdı... Ve elbette bana öğretilen buydu ve elbette ben de bunu öğretmeliydim kızıma... Ama benim kızımın büyüdüğü günümüz dünyasında kumsaldan kıyıya vurmuş deniz yıldızlarını denize fırlatana deli diyorlar artık, omuriliğine vuruyorlar yapmasın bunu diye... Fokları sopalarla döver gibi, caretta’ları çelik telle boğar gibi... Ve ben yeni dünyanın yeni doğrularını bilmiyorum... Benim bildiğim hayat umarım benim bildiğim küçük güzelliklerle onarır beni. Umarım yanılgımdan utandırır, umarım bir şarkıya hüzünlenen son sersem olmam.. Umarım kızım ve kuşağı şimdi sarsılan tüm değerleri yerine koyar... Umarım bizden daha inançlı ve daha cesur olurlar...