İtalya haritasını ezberledim adeta. Mutlu’nun da (Tönbekici) bol bol kulaklarını çınlattım. Elde harita yeni yerler, yeni oteller keşfetmek ne güzelmiş hakikaten. Küçük Oteller Kitabı’nın yeni baskısında çok şeker bir fotoğrafı var, bilmem gördünüz mü? Boynunda fular, önünde harita ve kahve fincanı, elinde de kalem. Tatlı, muzip gülümsüyor. Makyajsız, kaygısız, yanakları pembe pembe... Sadeliği, neşesi, yeni yerleri keşfetmeye meraklı gözleriyle, yazı ve yorumlarının zeki, esprili dili nasıl özendirici, nasıl ilham vericidir... Neyse, fotoğrafa ve kitaba bakıp aldık seyahat rüzgârını, çıktık yollara. Son iki yazım da zaten bu tatille ilgiliydi. “Çift meslekli” köşe yazarının (burada tamamen oyunculuğu kastediyorum) artistik yorgunluğuyla çıktığı tatili yazıp durması okura bıkkınlık verebilir ama bugün bitiriyorum. Zaten bu yazıyı da dönüş için havaalanına giderken yazıyorum.)
***
Liguri sahilleri boyunca haritadaki kırmızı yolu takip ederek Genova’ya vardık. Evler, yapılar, palmiyeler, motorlular, bisikletliler, küçük İtalyan arabaları içinde meşhur İtalyan ucuzluk dönemine de yetiştik...
Bir ara acaba Milano’ya da gitsek mi dedi içimizden biri. Alışveriş canavarlarına geçit vermedik ve Roma’ya dönüş yoluna koyulduk. Otobanı geçmek üzereydik ki yanımdaki arabanın direksiyonunda Arnold Shwarzenegger’i gördüm. Çok da emin olamıyorum ama yani sanki oydu... Arnold muydu, değil miydi, kendisi mi kullanır, şoförü yok mudur, bu sahilde insan tabii kendi kullanır derken güzelim Liguri’den ayrıldık...
Gelirken bizi karşılayan yağmur giderken de yolcu etmeyi unutmadı.
Bir süre sonra tekrar Toscana’ya girdik. Bendeniz harita okuyucusu son durağımız olmasını planladığımız Siena çıkışını yine kaçırttım. Ama bu yolculuk boyunca başımıza gelen her aksilik sayesinde çok keyif veren sürprizlerle karşılaştık. Üzüm bağlarının, ayçiçeği tarlalarının arasına düştük. Cırcır böcekleri bile uykuda sanki, hiç ses yok. Güneş tepede. Düzenli asmaların, sapsarı günebakan çiçeklerinin, yemyeşil ağaçların ve şarap evlerinin önünden geçiyoruz. Yeşil tepelerin üzerine kurulmuş kahverengi, kızıl taşlarla örülü köyler, çan kuleleri ve etraflarını çevreleyen kaleleriyle orada kalma, hiç kıpırdamama isteği uyandırıyor. Arabayı durdurup sessizliği dinliyoruz. Arkamızdaki toprak yoldan ayaklarını sürüyerek gözlük camları kırık, dişleri dökük, kel ve güleç bir genç adam geliyor. “Buongiornio singnora” diyor, anladığımız kadarıyla bugün pazar, kimse yok, kiliseden sonra evdeler diyor.
***
Siena’ya gün batarken giriyoruz. Gece Siena’daki büyük Piazza Pubblico’da kahvelerimizi içerken aynı meydanda dört yıl önce Selahattin Duman ve Figen Batur’la oturduğumuz geceyi anımsadım. Kıştı, yağmur vardı, sigara içmek sadece küçücük bir Irish pub’da mümkündü. Selahattin abi ve Figen hanım yetmişlerden konuşuyorlardı hararetle. Bense bu meydanların, bu taşların, bu tarlaların kaç farklı dilde kaç farklı kişiye kaç yazı yazdırdığını düşünmekteydim.
Bu yazıyı sarı saman balyalarıyla dolu tarlaları ardımda bırakarak tırmandığımız, dünyanın şaraplarıyla tanıdığı Montelpuciano köyünde yazıyorum. Ev yemekleri yapan bir lokantada baygın, ballı şahane bir yasemin kokusu içinde mola verdik... Tatil bitse bile, yaz daha sürecek düşüncesi buradan ayrılışımın tesellisi oluyor...