Boş... Bütün bu taksitler, daha güzel araba, yalı taşı avlular, krediler, nispetler, kavgalar...
Boş...
Önümde uçsuz bucaksız bir deniz uzanıyor şu anda...
Ve altın sarısı kum...
Birazdan kalkıp uzun bir yola çıkacağım...
Dua ediyorum denize bakarak.
Ama biliyorum ki bu ziyaretim onunla vedalaşmak olacak...
***
Uyuyordu ben yanından ayrılırken, göğsünde kavuşturduğu ateş içindeki ellerini öptüm. Gözlerini açtı, gidiyor musun İco dedi. Gelirim yine dedim.
Kafasını salladı. Ama ikimiz de bunun son görüşmemiz olduğunu biliyorduk. Gecenin karanlığında dağların arasında araba kullanırken ne ağladım, ne şarkı dinledim...
Boş işte...
Dünyanın en güçlü adamı ol...
En yakışıklı, en zengin, en neşeli adamı ol...
En cesur, en savaşçı, en merhametli adamı ol...
Önümde uçsuz bucaksız bir deniz uzanıyor...
“Seni soruyor, neden aramıyor diye sitem ediyor” dediler. Atladım arabaya...
Kapıdan içeri girdiğimde ufacık kalmış yüzü ve bedeniyle örtülere sarınmış uyuyordu. Yatağın başucuna gittim, gözünü açtı.
Beni görünce sevindi bir an. Sonra gözlerinde nihayete geldiğini anladığını düşündüren bir kararma oldu:
- Vedalaşmaya mı geldin...
- Olur mu öyle şey! Özledim de geldim.
- O yüzden bu kadar çok aradın beni!
- Ağlamak istemiyorum.
- Ağlamak yok, sakın ha...
- Yemek yemelisin.
- Sigara istiyorum.
Sonra yine uyudu...
***
Boş...
Önümde uzanan uçsuz bucaksız denize bakıyorum.
Huzurlu görünüyor. Bu kadar çok ölüm olan bir dünyada hayret, nasıl da sonsuz yaşam vaat ediyor...
Garip... Ağlayamıyorum. Size bir final cümlesi de bulamıyorum.
Çok sevdiğim birini kaybediyorum...
Avuçladığım kumun ellerimden akıp gidişi gibi...
Onu bir daha görmeyecek olmanın kederiyle akıllı, sıralı yeni bir cümle kuramıyorum.
Köşeyi mi işgal ettim? Bana öyle böyle mi dediler? En güzel kırmızı üzüm Anadolu’da mıymış? Medya ikiye mi bolünmüş? Siyaset, türban, Ergenekon...