Boğaz’ın üzerinde oynaşan güneş ışıklarında bile zerre romantizm yok.
Yanımdaki balkon demirine konmuş ve önümdeki yemiş tabağına sabitlenmiş koca kafalı martıya gıcık oluyorum. İnsan martılara bakınca Attilâ İlhan’ı anımsamak istiyor ama ben bunlara bakınca kurban bayramlarında Kâğıthane civarında gördüğüm, başına geleceklerden habersiz, kendini bir şey zannederek etrafa gıcık gıcık bakan talihsiz koçları görüyorum...
Üstelik o koçlara sempati beslemem bile mümkün. Ne yapsın, kafasındaki kıvrım sebebiyle içgüdüsel olarak başına bir şey gelmeyecek sanıyordur.
Ama galiba bu duygunun adı acıma. Zaten kadınlar bunu sık yaparlar değil mi? Acıma ile sempatiyi karıştırmayı yani...
Köpeklerin boyut kavramıyla sorunları vardır bilirsiniz. Hani bütün küçük köpekler kendilerinden büyüklere şuursuzca havlarlar ya. Aynı şuursuz bakışlar az sonra kendisi değil de sanki boynuzunu tutan adam ölecekmiş gibi tos atmaya çalışan koçlarda da vardır, dikkat ediniz.
Kendini bilmez tehditkâr bakışlara, ayarını bilmeden tos atmaya kalkışmalara ve o gak gak seslerle meydan okuyanlara ayrıca gıcığım... Hayvanın ta kendisi ya da insan görünümlüsü de olsa fark etmez!
***
Kendiminkine benzer bir başka ekşi suratı masadaki kahve fincanını ve ince belli çay bardağını kaldırmakta olan garsonda da görüyorum. Daha önce de bu davetsiz misafir üzerine konuşmuştuk. “Küçük kuşlar neyse de bu karpuzdan büyük martılar pek fena diye dertlenmişliğimiz var” karşılıklı...
Soğuk bir içecek ve günlük gazeteleri getirmek üzere yanımdan uzaklaşan garsonun ardından bakıyorum bir süre. Vay be, burayı ilk gördüğüm günün üzerinden yıllar geçmiş... 18 yaşındaydım. Ankara’da üniversite öğrencisiydim ve Tiyatro Festivali için İstanbul’a gelmiştik. Safari isimli bir kokteyl içmiştim. O yıl çok modaydı galiba. Bu yazıyı yazmakta olduğum masanın iki önünde en kenarda oturmuştuk... Kokteyl içmenin ya da burada oturmanın “az öğrenilmiş, çok öykünülmüş solculuğumuza” ters olup olmadığını düşündüğümü anımsıyorum...
Şimdi ise bir yazı üstadı, bir düşünce virtüözü ile yeni projesi üzerine konuşmak için burada buluşmanın pek de uygun olup olmadığını kestirmeye çalışıyorum. Ama yani en güzel deniz, en güzel gölge, en sakin yer burasıysa... Neyse, o da şikâyetçi olmadı zaten. İkindi vakti kaldırılan bir cenazeye yetişmesi gerekiyormuş, konuştuk gitti...
***
Şu anda sevimsiz martıyla baş başayız. Martı bana şimdi de Okan Bayülgen’i anımsatıyor. Tövbe yarabbi, diyerek başımı çeviriyorum... Gazetede okuduklarım, giderek bastıran sıcak ve kalabalıklaşan mekân ve sevimsiz bakışlarıyla beni korkutan martı içimi daraltıyor... Kalkıyorum. Eskişehir Belediye Başkanı Yılmaz Büyükerşen’i siyasi lider arayışıma en uygun aday olarak gösterenlerin haklı olup olmadığını düşünüyorum. Keşke biraz daha genç olsaydı... Nazar duası acaba Arapça ve İbranice de aşağı yukarı aynı şeyleri mi söylüyordur diye bir şüpheye kapılıyorum. Hiçbir yere, hiçbir gruba, hiçbir cemate üye (ait) olmamanın sonsuz özgürlüğü ve yalnızlığı içinde evime doğru yol alıyorum. Hava sıcak... AKP oylarını artırmış...