Yeni bir günün ilk saatlerindeyim. Şu anda saat gecenin ya da sabahın 02.00’si! Bayıltıcı bir sıcak var. Sanki evim yaşayan bir organizma. Sanki çok şişman bir kadın hatta. Ve ben o çok şişman ve çok terleyen kadının kucağından bırakmadığı sıcaktan bunalmış bir kediyim. Bir yandan bavul hazırlıyor, bir yandan yazımı yazıyor, bir yandan da sıcakla mücadele ediyorum. İstanbul’un sıcağı beni kesmediğinden az sonra Atina’ya doğru yola çıkacağım. Sonra Girit, sonra ver elini bakalım neresi?
***
İşimi son dakikaya bırakmadım, hayır! Yazımı yarın Atina’dan yazıp yollayacaktım. Bu saatleri de bavulumu toparlamak ve artık sonlarına geldiğim şahane bir romanı okumakla geçirecektim. Ama annemin Ankara’dan gelip kızımı emanet alması organizasyonu adeta ajan değişimi operasyonuna dönüştüğü için vaktim yollarda geçti. Hava sıcak ve uyumak mümkün değil. Bari yazımı da yazayım dedim. Ama unutmadan bir şey önermeme izin verin (çocuk ve anneanne ilişkisiyle ilgili değil, tamamen sanatsal). Beğenilerine güvenebileceğimi düşündüğüm arkadaşlarım hayranlıkla, coşkuyla ve kocaman parlak gözlerle Merly Streep’in oynadığı “Mamma Mia filmini” görmem için ısrar etmişlerdi. Açıkçası birkaç hafta önce Amerikan talk show’larından birinde Merly Streep’i izlemiş ve moderatörün çok Oscar’lı büyük oyuncunun ellerine yapışması hatta önünde diz çökerek performansını övmesi üzerine filmi bir hayli merak etmiştim.
***
Ter içindeyim!! Parmaklarım klavyenin tuşları üzerine yapışıyor! Oysa filmle ilgili geniş zamana yayarak gerine gerine şahane, çok hoş, matrak bir yazı kaleme almak istiyordum. Filmi sonunda bir vakit bulup gördüm ve o kadar beğendim o kadar beğendim ki ve salon öyle boştu ki “gidip görün, işte bu kadar!” demek dışında bir seçenek bulamıyorum. Sinema serin oluyor bu bir. Oyuncuların hepsi parmak ısırtıyor bu iki. Rengârenk, neşeli, hüzünlü bir müzikal, nasıl eğlenceli, nasıl eğlenceli görmelisiniz, bu üç. Abba şarkılarını Merly Streep’ten dinlemek, kadının dansını, cazibesini bir kez daha izlemek ve de Ajda Pekkan’la Meryl Streep’in sırrı nerede saklı diye düşünmek çok motive edici oluyor bu da dört! Harika bir film, harika! Bunu söylemek için geç kaldım biliyorum ama bu hafta bir fırsat yaratın ve izleyin hatırım için!
***
Bu arada Ajda Pekkan dedim de... Sevgili arkadaşım Songül arabasında Ajda Pekkan’ın yeni albümündeki 9 numaralı parçayı arka arkaya dinlemekten bıkmıyor. Ben de Ajda’nın şahane fotoğraflarına bakmaktan... Şu anda bu satırları yazarken “canımın içi, hayat geçiyor” diye sayıklıyorum. Oysa “dancing queen” pek bir uyumlu olabilirdi.
Ay bu gider ayak yazıları pek bir “şey” oluyor. (Kapıda, atakta bekleyen, ah orası benim olmalıydı, nasıl saydırıp döktürürdüm beklentisindekileri çok şey yapıyor: Panikletiyor ve daha çok ataklatıyor.) En sevilmeyen kelime “şey” miş! Saçma. Bak yerinde, satırında ne de güzel duruyor!
Giderayak diyordum...
***
Ben kısa süreli bir tatile gidiyorum.
Ama Haşmet dönüşsüz gidivermiş işte, taşınmış... Hiç sevmem veda işlerini. Bütün ömrüme yetecek kadar çok vedalaştım hakikaten! (Bu cümleyi kimden aşırdım acaba? Yılmaz Erdoğan’dan mı, Murathan Mungan’dan mı?) Ama açıkçası tiyatro ve televizyona metinler yazdığım dönemlerde okumaktan büyük haz aldığım bir yazarla gün geldi aynı sayfada olma onurunu paylaştım yıllarca. Onun kıymetli okurundan bana da gözü değen ve benim basamağıma da uğrayan olduysa ne gurur verici benim için... Umarım her şey planladığı gibi gider...