Sonunda Girit’teyim... Heraklion’a yanaştığımızda aklımda “Suyun Öte Yanı” filminde Meral Çetinkaya’nın ödüllük oyunculuğu ile canlandırdığı, mübadele yılları sırasında Cunda adasına yerleştirilmiş, Giritli o yaşlı kadının yüzü vardı. Küçük sokaklar ve yıllar boyunca duyduğum “Girit’ten göçerken geride bırakılan” türlü türlü otların yetiştiği, yaseminlerin acı acı tüttüğü o güzel bahçeli evlerle karşılaşacağımı, her köşede Venediklilerin, Osmanlı’nın izlerini bulacağımı umuyordum.
Oysa neredeyse Manhattan adasıyla yarışacak kadar çok ve sık ve modern gece kulübü, restoran, sanat galerisi, lüks otel ve üstelik çok da genç bir nüfusla karşılaştım. (Eğlenceyi Mykonos’da arayanlar kesinlikle yanlış adadalar!!)
***
Heraklion’daki tek günüm elbette yemek araları hariç ikiye bölündü. Birinci bölümü Girit Tarihi müzesi aldı. Uzun zamandır hiçbir küçük müze bu kadar etkilememişti beni. Modern, doyurucu ve iz bırakan bir düzenlemesi vardı. Müzenin birinci katındaki tarihi süreci takip ederken, İngilizce’ye çevrilmiş savaş dokümanları bana günümüz yanlı haberlerini anımsattı. Yüzyıllarca Osmanlı hakimiyetinde yasamış olmalarını adeta yok sayıyorlardı. Kayıtlara göre adada gerçeklesen çatışmalarda (her nasılsa) örneğin 2800 Hıristiyan’a karşılık 36000 Türk ölmüş görünüyor. Bunun dışında Osmanlılar ada yaşamında neler yapmışlar, neler bırakmışlar hiçbir bilgi yok. Sadece müzenin dördüncü katında küçücük bir camekanın içinde “ve adadaki diğer azınlıklar” diyerek birkaç parça resim ve birkaç parça bilgi var. Ancak pek de önemli değil...
***
İkinci kat giriş katını unutturuyor.
Seyahat etmek öğretir diyor Kazancakis’i anlatan giriş yazısı. Dünyanın en sevilen Yunan yazarı Kazancakis Girit, Heraklion doğumlu. Odasının orijinali, notları, çantası, fotoğrafları, başka dillere çevrilmiş kitapları ve kitapların çeviri baskıları, kişisel hatıraları, dünya basınında çıkan haberler imrendirici bir yorumla sunuluyor ziyaretçilere. Grafik tasarımlar, videowall tasarımlar, slayt oyunları, orijinal parçalar, film gösterileri... Müzede Kazancakis’in yaşamına tanık olmak sadece büyük yazara ve şehrine bir kez daha hayran olmakla bırakmıyor kişiyi. Örneğin ben, iyi kötü eli kalem tutmuş, yazmaya da devam etmek isteyen biriyim. Kazancakis’in yaşamına bu denli yakın tanık olduktan sonra yazdıklarımın bir önem kazanabilmesini sağlayabilecek ya da herhangi bir hikâyeyi roman yapacak sihrin ne olduğunu düşündüm. Ne kadar önemli olabilirdi ki tarihe bırakılacak satırlar? Başlığın altındaki cümle anlatır sanıyorum... Belki de tarihe bir tek cümle bırakabilmek bile yeterlidir, kim bilir...
***
Heraklion’dan Osmanlı’nın en sevdiği Girit kasabası Hanya’ya giderken yol boyu kafamdaki hikâyeyi evirip çevirdim. Kazancakis’in Nazım Hikmet’le bir tanecik de olsa anısı yok muydu yani? Onca yıl aynı ülkelerde, aynı insanlarla karsılaşmış, aynı kavgaları vermiş bu iki insanı birleştiren bir el olmayacak mıydı bir gün? Yemek yediğimiz, alışveriş yaptığımız, sergi gezdiğimiz her mekanda bizi coşkuyla selamlamalarına, “anneannem, dedem, büyükbabam Bodrumlu, Milaslı, İstanbullu” diyen onca kalabalığa rağmen neden hiçbir yerde bir izi yok Türklerin? Cevabımı Hanya’da buldum...