Kapının önüne çıkıp bir şeyler söylüyor ama anlamıyorum. “Anlamıyorum” diyorum gülümseyerek. Akıcı bir İngilizceyle “Ah sizi Yunan sandım, çok benziyorsunuz, yardımcı olabilir miyim” diyor orta yaşlı kundura ustası. “Pazar yerini arıyoruz” diye yanıt veriyorum. Elimdeki fotoğraf makinesine ve az önce fotoğrafladığım sokağın ucundaki minareye bakıyor. “Neredensiniz” diye soruyor. Söylüyoruz. Gülüyor. “Ah, ben Türkçe bilirim biraz. Pazar yeri arkadadir. Sokakin sonunda döneceksiniz sola. Ama siz çok benziyorsunuz bize” diyor.
Bir haftadır burada en çok duyduğum şey bu siz bize çok benziyorsunuz diyor sonra da insana tatlı bir mutluluk veren övgüler sıralıyorlar. (Uzun zamandır aklımda zaten bu kadar övgü üzerine, yahu kalsam mı buralarda diye şımarıyorum hemen.) Kundura ustasına teşekkür ederken asıl siz bize benziyorsunuz, ne güzelsiniz diyorum. Arkamızdan el sallıyor.
***
Hamam Sokaki’ndeki Tamam Taverna’da yemek yiyoruz. Tzatziki, mousakka, imam baildi ve yougurtlu kebap seçiyoruz. Ve tabii servis geciktiği için garsonumuz bize “raki” dedikleri grappaya benzer bir içki ikram ediyor. Hanya gerçekten Girit’te tüm tarihi izleri bulabileceğiniz bir kasaba. Gece boyunca elimdeki telefonun internet kanalından Girit tarihi okuyorum. Osmanlı için Girit’i almak ticari bir zorunluluk olmuş. Ancak hakikaten o kadar uzun sürmüş ki alınması, Girit meselesi sarayda bıkkınlık yaratmış. Bu halde belki de müzede verilen zayiat kayıtları doğrudur. Heraklion gibi yeni büyüyen ve artık çok daha modern bir şehirde günümüze uyarlanmış bir tarih yazıldığı aşikâr...
***
Peki bu kadar çok sanat galerisine ve birbirinden güzel bu eserlere ne demeli? Evet çoğu turistik ama buna rağmen gerçekten her biri birbirinden görkemli. Sanatçının kendisini ve yaratımını önemsemesi kadar anlaşılır bir durum yok. Kimseyi kızdırmak istemem. Turistik muristik o güzelim çanak çömlek, resim, obje, tablo, pano, biblo Yunanistan’da insanın aklını başından alıyor. Bodrum’da, Çeşme’de bir sanatçının atölyesinden özel olarak haberdar değilseniz, binlerce kilometre taşımayı göze alarak sahip olmak isteyeceğiniz bir eserle karşılaşmıyorsunuz. Birbirinin aynısı kâseler, toprak kuşlar, güveçler, deri sandalet!! Türkiye’den “ulusal şikâyet” dışında çıkacak bir şey yok mu? Nasıl kıskandım, nasıl... Santorini Adası’ndaki Fira kasabasında Babaola isimli bir sanat galerisinde bir koleksiyona âşık oldum. Anna Andreadh isimli bu sanatçı bronz, pirinç ve altını karıştırarak küçük boyutlu heykeller, tablolar yapmıştı ve insan hepsine sahip olmak istiyordu. Benzer bir aşkı Zerrin Tekindor tablolarına duymuş ve koleksiyoncusu olmuştum. Sanırım yeni aşkım Anna. Anna’nın iki eserini alabildim. “Zeytin Ağacında Biz” ve “Kadın-Ay-Adam”.
Titiz paketleme sırasında galerinin sahibi “Anna’nın eserlerinin Türkiye’ye ikinci seyahati bu” dedi. “Çok tanınan bir isim geçen yıl 25 parçasını” aldı. “Kim” diye sorduk. Adam gözlüğünü çıkarıp saygıyla adını fısıldadı. “Mr. Eczacıbaşı!!”
***
Geceden başlayan arayışımız sabah ve tüm öğleden sonra faytonlarla da devam etti. Birbirine karışmış halkların, evlerin, hayatların izleri içinde ve güzel kokulu ağaçların altında dar sokaklarını seyrettik Hanya’nın. Deniz kenarında tavla oynadık. Uzo’nun ardından bol köpüklü kahve içtik. Mübadele yıllarında yer değiştirmek zorunda kalanlar belki de o sokakta, tam oracıkta, o eşikte oturdular, bir savaş bitmişti, bir başkası kapıdaydı ve birbirlerini teselli ettiler. “Olmaz öyle şey, kimse gönderemez kimseyi doğduğu topraktan” dediler... Ama kader ya da anlaşmalar diyelim. Altında kişisel imzalarının olmadığı, seçmekten men edilmiş halklar denizlere düştü... Sabah Girit’ten ayrılırken arkamıza baktık ki bir daha gelelim... Dilime Yunan şair Kavafis’in dizesi düştü: Bu şehir arkandan gelecektir...