Ne kadar çok yanlış anlamış ve anlaşılmışımdır. Üstelik seçtiğim işler de hep “anlatmak” üzerine. Çoğunlukla doğru anlaşılıyor olmalıyım ki on beş yıla yakın zamandır devam edebiliyorum.
***
Birinin bir cümlesini aktaracaksam ya da bir alıntı yapacaksam bir virgül, bir hece, bir nokta yüzünden çok titizlenirim. Aynı sebeple kendi röportajlarımda da kaygım had safhada olur hep. Anlaşılmak ekranda, canlı yayında bile zorken, bir söyleşinin ardından “kısaltılarak-yorumlanarak” okura iletilen cümleler jilet keskinliğinde olabilir. Eskiden kayıt cihazları da yokken, not tutarak basın toplantısı ve röportaj takip edenler nasıl başarıyorlardı işlerini acaba? (Bu arada tam yeri gelmişken salı günkü yazımda “Benzer bir aşkı Zerrin Tekindor tablolarına duymuştum. Sanırım yeni aşkım Anna Andreadi” gibi bir cümlem var ki kastımın oldukça dışında bir anlam taşıyor. Benim için bir Tekindor tablosu kriterdir. Sahip olma arzumu tetikleyen yegâne objedir. Söz konusu Yunanlı sanatçının eserlerini övmek isterken, koleksiyoncusu olmak hevesine kapıldığım Z. Tekindor ve tablolarını ikinci plana attığım düşüncesi oluşsun istemem. Bu imkânsız!)
***
Yani, konuşurken bile kastından şaşabiliyor insan. El kol hareketleri ve mimiklerle meramını destekleyici güçler yaratıyor. Buna rağmen tersinden, yanından anlaşılması mümkün oluyor hatta.
İnternet üzerinde bize Luxury Boutique Otel olarak sunulan o “kakalak mekân”da hayatımda gördüğüm en korkunç kahvaltı büfesinden bulabildiğim kayısı ve tereyağını hüzünlü gözlerle seyrederken yanımdaki masada oturan çifte gözüm takıldı. Adam kirli bıçağı tişörtüyle temizlerken sevgilisi pislikten en kadar iğrendiğini söylüyordu Almanca. Kadını onayladığımı belirten bir baş sallamasıyla konuşmalarına ortak olmak istedim ama kadın bu bakışlardan ve baş sallamamdan sanki hoşlanmadı. Derdimi anlatabilmek ve hatta otele kızgınlığımı paylaşabilmek amacıyla bir göz teması kurma çabasına girdim ama kadıncağız gözü bana her kaydığında daha da tedirgin oldu ve sonunda sandalyesini ters çevirip bana sırtını döndü. Adamla fısıltıyla konuşmaya başladı. Adam tüm Almanlığı ile bana hiç bakmayarak “aldırma farecik, tatiline devam et” dedi...
Allah Allah, sapık mı sandılar beni nedir?
***
Ertesi akşamüzeri havuz başında anladım ki kadıncağız dünyanın tüm “yabancıları”na ait o büyük ve meşhur alınganlıkla beni zenci düşmanı sanmakta!!! “Evet, bence de bıçak ve çatallar çok kirli” manasındaki kafa sallayışımı, sohbet etmek ve açıklama yapabilmek hatta tebessüm edebilmek için gözümü ona dikişlerimi tamamen bir tehdit olarak algılıyor.
Uzun bir zaman yabancı-azınlık-misafir olarak Almanya’da yaşadığım için ve bu azınlık-yabancılık-misafirlik hali döndükten sonra çalıştığım sektörde de devam ettiğinden o büyük alınganlığın ve tedirginliğin ne demek olduğunu bilirim. Her bakıştan, her cümleden, ilgili ilgisiz her muhabetten kıl kapmak, yorum çıkarmak, ürkmek, kızmak ve karşı tavır sergilemek çok doğaldır.
Bu durumda yanlış anlaşılmak gibi bir durum hiç söz konusu olmayabilir. Karşı taraf yanlış anlamaya hazır bir tavşandır zaten... “Sana Kıbrıs’ın tamamını vereceğim” deseniz, “sonra da beni kurşuna dizeceksiniz di mi” der korkuyla...
***
Türkiye’yi dünya üzerindeki alıngan tavşana benzetirim hep. “Zaten beni de istemiyorsunuz siz, biliyorum!!!” halleri, “hah, sizin olsun Avrupa Birliği, zaten çoktan bitmişsiniz siz” tesellileri, “bir kere Orta Doğu sizden daha yakın bize, daha güçlü ve daha da güzel olucak inşallah” kışkırtmaları...
Bakın çevrenize ne kadar saldırgan ve geniş zamanlı, büyük cümleler kuran agresif varsa “aslında istenmediğini düşünen” bir alıngan tavşandır...