Yaz bitiyor artık. Hadi bitti diyelim. Pazartesi günü kızım ilkokula başlıyor. Dün sınıfını öğrendik, o oryantasyon programına girdi, biz üç veli, okul alışverişi yaptık. Dişçiye gittik, sallanan dişleri düşmeden arkadan gelenlere yer açmak için ön dişleri çektirdik. Ne tuhaf, kızımı beklediğim günleri anlatan yazılardan bugüne geldik. İlkokula başlıyor şimdi!!!
Ve bugün teyze oluyorum! Sağlıkla, güzellikle Allah izin verirse bir minik oğlan kucaklayacağız inşallah. İşimiz çok yani. Bir adet yeni doğan, bir adet okula yeni başlayan, bir adet lohusa, iki adet telaşlı büyükanne... İçim kıpır kıpır. Tatlı telaşım beni ter içinde bırakıyor.
Kardeşimin hastane gecelikleriyle kızımın kırtasiye alışverişi arasında koştururken sıkışan trafikte telefonuma bir göz attık. Elektronik postaları kontrol ederken arkadaşım Zeynep Korel’in birkaç gün önce gönderdiği mektuba takıldı gözüm bir daha...
***
Diyordu ki mektubunda:
“İclal’cim merhaba,
Biraz üzüntülü günler geçiriyorum eğer takip edebildiysen mail’lerimi... Benim ve birçok kişi için çok önemli olan, çok değerli bir insanı kaybettik dün. Yeşim Yonter!
Yeşim abla Houston Kanserle Savaş Derneği’ni kendisi kurmuş, önce kanseri yenmeyi başaran bir öğrenci ile başlamış ve en son 68 öğrenciye burs veren bir vakıf yaratmıştı. İlk Türk bayan Rotaryendi burada. Türk kadını olarak bizi çok güzel temsil etti tüm hayatı boyunca. Hepimize ışık saçtı en zor zamanlarımızda ben de dahil elimizden tuttu kaldırdı hepimizi. ATA üyesiydi aynı zamanda. Yeşim için anlatılacaklar sayfalara sığmaz. O gerçekten kanatsız bir melekti...
Yeşim abla, çocukluğumuzun Fatoş oyuncaklarının sahibi Fatoş’un kız kardeşidir. Şiir kitapları yazmıştı. Hayata, insanlara, sevgiye âşık bir insandı. Daha önce iki kez bu hastalığı yenmişti ama bu sefer vücudu yorgun düştü. Bir de ani bir beyin kanaması ile yerle bir oldu ama gene savaştı. Amerika’ya geldiğim ilk günden beri her gün elini tuttum Houston’da hastanede. Beni gördüğü zamanki telaşı, sevinci hep gözlerimin önünde olacak. Birçok ödülü vardır yaptığı şahane işlerden, kurtardığı hayatlar, verdiği yaşam sevincinden ötürü. Ve düşün, böyle bir insan, cenaze merasimi bile yapılmadan gömülmeyi vasiyet etti. Onu sevenler buna razı olmasak da saygı duymak zorundayız...”
***
CD player’dan yükselen bir şarkı tam da ana uygun düşüyordu. Bryn Christopher “What I’m gonna live for...” diyordu. (Şarkının adı “The Quest!”) Müthiş trafiğin içinde çılgınlar gibi klaksona basıyordu insanlar. Hava sıcaktı, terletiyordu. Tabanlarım ağrıyordu ve boğazımda hafif bir yanma vardı. (Tatilden yeni gelmişim bu kadar çabuk yorulamam.) Kız kardeşimi son hazırlıklarını yapması için kuaföre götürmeliyim. Oğlunu elleri ojeli, saçları yapılı süslü bir anne olarak karşılamak istiyordu çünkü. Sonra gidip kızımla defter kaplamalıydım. Çanta hazırlanmalı, köfte yapılmalı, bankadaki hayat sigortası kontrol edilmeliydi. Ne için yaşıyorduk ki sahi? Gelenler olmasa, kalmanın ve sonunda gitmenin bir anlamı var mıydı ki? Gidenler, gelenler, yeni başlayanlar için Hayat! Eteğini bırakmamalı...