Geçtiğimiz günlerde bir yaşımı daha geride bıraktım. Unutmayanlar en eski dostlarım oldu, değişmeyen kadro... Açıkçası son yıllarda biraz isteyerek biraz da zorunlu olarak yaşadığım tenhalaşmanın etkisi oldu galiba.
Yedeklemeyi ya da biligisayarıma aktarmayı ihmal ettiğim bütün numaraları kaydettiğim çok marifetli telefonumu bir buçuk yıl önce on bininci kez yere düşürüp geri dönüşsüz parçalamayı başardığımdan son 10 yılımın tüm bağlantılarını kaybettim. Üzerine bir de zorunlu numara değişiklikleri eklenince... Başta epey canım sıkıldıysa da giderek hoşuma bile gitmeye başladı bu sessizlik...
Ama çok özlediğim ancak ulaşamadığım kişiler var. Mesela geçen gece Zeynep Eronat’ı izledim yeni dizisinde. Nasıl güzel oynamış yine, aramak istedim ama yok... Bana ulaşabilecek yan kişileri tanıyanlar bir biçimde beni bulsa da çok kişiyle koptum son bir yılda... Bir tuş kadar birbirimize yakın, bir telefon hafızası kadar kısa ömürlü halimiz ortada...
Sanki yaş ilerledikçe eş dost daha kalabalıklaşırmış gibi geliyordu önceleri ama biraz tersi mi oluyor ne?
***
Sanırım kişisel hikâyem büyük şehirde yaşayan çok kişiyle benzerlik gösteriyor. Herkes o kadar yorgun ve o kadar çok kötü tecrübeyle tıka basa dolu ki... Merhametten maraz doğduğuna inancımızı hiçbir iyilik ihtimali değiştiremiyor artık.
Komplo teorileri üretmede,çözümlemede gösterdiğimiz ulusal performansı Allah için lise 2 fizik dersinde gösterseydik hepimiz CERN’deki büyük deneyin değil gözlemcisi, bizzat sahibi olurduk.
Ne aşka, ne evliliğe, ne kardeşliğe inancımız var ne de siyasete, medyaya, yargıya...
Birbirimize ve ilişkilere inançsızlığımız demokrasiye inançlığımızla çarpışır.
Dünyada ekonomik kıyamet koparken tek derdimizin Başbakan’la Aydın Doğan’ın kavgası olduğuna bizi ikna etmeye çalışan iktidar partisi de aslında “büyük bir inanç” kırıklığının hesabını vermeyi ötelemeye çalışıyor sanki..
Herkesin herkese ölesiye bir inanç borcu var nasılsa...
***
Doğum günüm, telefonum, arayanlar, kutlayanlar diye girdim yazıya ama...
Doğum günümün ilk saatlerinde bir şarkı tuttum kendime i-Pod’umdan. Orhan Gencebay’ın “Yazıklar Olsun” remix’i çıkmaz mı... Hem alturka hem de modern yorum... Şaka gibi... Haydi gençler hep beraber diyor Orhan baba. Hayır bir tık daha bassam i-Pod tuşuna Anastacia çıkacak karşıma. En sedviğim şarkısı “Not that Kind” varmış listede. (O da ayrı bir mesele tabii) ama Orhan baba tam yerini buldu. Durdum ve şehre baktım uzun uzun.
Bu mudur yani otuzlarında olan ve Türk pasaportu taşıyanların sosyal sınıf tanımaz nihayeti? Eskilerden başka tutunacak kol, inanacak yol yoksa artık, giderek tenha, giderek bıkkın, giderek mecalsiz hale dönüşüyorsak, yani hakikaten haklı mıdır Orhan abi “kulla kulluk edene yazıklar olsun” derken... Ya da daha özü “Türk’e Türk’ten başka yoktur dost nimet” marşıyla büyüyen cılız çocuklar, “Beni bana mahkûm edene yazıklar olsun” la kederli doğum günleri kutluyorsa... Elden, yabancıdan değil, içeriden içeriden geliyorsa çürük kokusu... Daha ne olsun... Tabii ki yazıklar olsun.