Birkaç arkadaş bir aradayız. Akşamüzeri dışarıdaki yağmurdan kaçmak için şehrin az bilinen ve bilenlerin pek beğendiği bir mekânında sohbet ediyoruz. İçerisi epey karanlık. Dışarıdaki yağmurun ve yavaş yavaş inmekte olan akşamın kasveti içeriye de yansıyor. Isınmak için sipariş ettiğimiz içeceklerimiz geldiğinde yanımda oturan takım elbiseli iki genç adam dikkatimi çekiyor. Hararetle konuşuyorlar. Bakışlarımı loş mekânda dolaştırdığımda iş giysileri içinde onlarca genç adam ve genç kadın görüyorum. Büyük ihtimalle iyi okullardan, iyi derecelerle mezun olmuş, geleceğe doğru büyük umutlarla yürümekteyken “ABD para krizi”nden ilk etkilenen “beyaz yakalılar” onlar...
***
O akşam orada gördüğüm genç yüzlerin hepsinde endişe vardı: “Şimdi ne olacak?”
Dün Asaf Savaş Akat “2001 yılı gibi olmaz ama ekonomi de çatlaklar olacaktır” demiş. Ekonomist olmasak bile görünen o ki yine Amerikan halkına pek bir şey olmayacak. Onlar yine büyük arabalarında uzun otobanlarında yol alacak, büyük porsiyonlu yemeklerini yemeye devam edecekler. Özel sektördeki orta ve üst kademe yöneticileri sıkıntı çekecek bir süre bütçeler daralacak, birkaç bin işsiz çıkacak ortaya. Sonra büyük ihtimalle “Biz Amerikalıyız, hayat bize komaz” diyerek, Türkiye gibi, Gana gibi, Zimbabve gibi ülkelere bunu çatır çatır ödetecekler...
Ancak, yel çıksa fırıl fırıl dönen ekonomik süreçlere alışkın olan bizler yine bir şekilde hayatta kalmanın yollarını bulacağız...
***
2001 yılındaki büyük krizde televizyon programı yapıyordum ve programın adı sütun başlığım ile aynıydı: Hayat Güzeldir! (Zaten bu sütunu da bana o başarılı sayılan programların hatırasına önermişlerdi.) Herkesin morali bozuktu, herkesin... Büyük bir deprem yaşanmıştı, vergiler fırlamıştı ve işten çıkarılmalar çığ gibi büyüyordu, özel hayatlar darmadağın olmuş, büyük ailevi parçalanmalar hatta intiharlar başlamıştı. Hepimizin morale ihtiyacı vardı.
O kış yaşadığımız büyük ekonomik kriz sırasında biz Arjantin’deki gibi market yağmalamadık. Hırsızlık yapmadık. Cam çerçeve kırmadık. Kaderimize küsüp, eve kapandık. Antidepresan tüketiminin ülkemizde tavan yaptığı söylenirdi o tarihlerde. Eğitimli, okur yazar ve işsiz insanın televizyon seyretmek dışında eğlencesi kalmamıştı.
İşten atılmayanlarsa maaş alamadıklarından, yol ve simit parasını bakkaldan, şuradan buradan borç alarak işe gidip geliyorlardı. Çoğunuz anımsıyordur zaten...
***
Çok kötü günlerdi benim için de. Aylardır maaş alamıyor, sırtımı doğrultamıyordum bir türlü. Özel yaşamımdaki sorunlara dönüp bakamıyordum bile. Ama her sabah insanları eğlendirecek, oyalayacak bir şeyler yapmalıydım. Aklı başında sohbetler etmeli, şahane kitaplardan, filmlerden, oyunlardan bahsetmeliydim. Dalga geçmeliydim olup bitenle. Birlikte umutlanmalıydık. Ucuzlamamalıydık. Ödün vermemeliydik iç kalitemizden. Bugünlerin biteceğine dair düşüncemizi tekrar etmeliydik.
O tarihlerde çocuktum da biraz. Daha kolay toparlanıyordum. Daha memnundum kendimden, çalışkanlığımdan. İyiliğe inancımdan vazgeçmemiştim henüz. Sıkılmıyordum kolay kolay. Simitle yapılabilecek yemek tarifleri uyduruyordum. Bir kilo kıymayla kaç çeşit yemek yapılır projesi geliştiriyorduk, güldürüyorduk izleyiciyi.
Zaten hüzünlü halimizi daha da semirtmiyorduk...
Şimdi ne olacak, tam olarak kestiremesek de bildiğimiz
tek şey daha önce nasıl altettiğimiz. Sakin olacağız, dedikodulara, tartışmalara kulak tıkayacak, işimize bakacağız... Zor olduğunu biliyorum. Başka bir yolu olmadığını bildiğim gibi...