Yıllar önce ünlü bir iş adamının eşi, kocasıyla birlikte çalışma ve yaşama şekillerini anlatırken şöyle bir cümle kurmuştu: “Eşimin gazeteleri ince ince okumaya vakti olmaz. Ben sabah erken kalkar, ondan önce gazeteleri okur, onun ilgisini çekecek olan sayfa ve bölümleri işaretler, keser, masasına bırakırım. Böylelikle vakit kazanmasını sağlarım.”
İlginç.
Aynı yöntemi pek çok iş adamının ve siyasetçinin uyguladığını biliyoruz. Kimi bu hizmeti eşinden, kimi birden fazla asistanından kimi de resmi kuruluşlardan alıyor. Böylelikle aslında kendi gazetelerini yaratmış oluyorlar.
İş adamlarının kendi ilgi alanlarına odaklanmaları, başbakanın, bakanların, yüksek mevkideki yöneticilerin zamanı iyi kullanma amacıyla “özet geçilmesini” tercih etmeleri de anlaşılabilir ama...
Acaba bu özet geçme sırasında ne kadar “objektif” olunuyor?
***
Mesela şöyle bir sahne uydursak uzak mı olur?
(Sabah/iç: Bir vakit önce Başbakanlık ofisi. Sabah suratsızlığı ortama hâkim. Kapı açılır. Korumalar arasında başbakan girer.)
- Günaydın.
- Günaydın. Sayın Başbakanım, E.Ö. sizinle içki içmek istiyormuş. Kadeh kaldırsın barışalım diyor. Kısaca yazısından çıkan şey bu yani. Evet.
- Ne diyor??
- Ve de B. C. sizin için yine can sıkıcı şeyler yazmış. Üstelik Y. Ö. üst üste saydırıp duruyor, sanırım CHP’nin Kılıçdaroğlu’nu İstanbul Belediye Başkanı adayı yapmak için zemin hazırlıyorlar. Ama E. A. gereğini yapmış efendim. Bir de laklakçı kadın-kız yazarlar var, dedikodu şeyinden uydurup uydurup yazıyorlar, size aktarmaya değmez. Ayrıca kadın-kız yazarlara bir şey yapmaya da gerek yok nasılsa birbirlerini kemiriyorlar, oradan rahatız.
(Acaba böyle mi gelişiyordur diyaloglar?)
Yoksa daha profesyonel yorumlarla, hangi yazarın ne demek istediği, nedeni, karşılığında neler söylenmesi gerektiği stratejik olarak saptanıp ciddi bir hazırlık yapılıyor mu? Yapılmıyordur gibi mi geliyor size de?
***
Daha yaşarken adı Ankara Keçiören’de bir parka verilmiş olan Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’i sabahları herkesten önce Hürriyet okurken hayal ederdim: “Bakayım bu Emin gene ne yazmış oooh ohhh, çok iyi, yedi bin sekiz yüzüncü kez Melih demiş. Alo çocuklar hemen bir dava daha açın, Emin yine benden bahsediyor.”
Şimdi de sabahları Başbakan’ı merak ediyorum. Sabahları Ertuğrul Özkök’ü merak ediyorum. Sabahları Türkiye Bankalar Birliği Başkanı Ersin Özince’yi merak ediyorum. Sabahları Hülya Avşar’ı merak ediyorum. Cem Boyner’i, Hayrünnisa Gül’ü hatta Tansu Çiller’i...
Nasıl okuyorlar gazeteleri? Okuyorlar mı? Birileri kupürler mi veriyor onlara? Hangi kaygılarla, nasıl telaşlarla okuyorlar? Nasıl hareket edeceklerini, neler söyleyeceklerini, o gün nasıl hissedeceklerini gazeteler mi belirliyor? Kamuoyuna hesap vermeyi mi, kamuoyunu yönlendirmeyi mi öncelikli sayıyorlar? Savunu mu belirliyor, hareket mi planlıyorlar?
***
Spin City diye bir dizi vardı. Meraklısı yakalamıştır mutlaka. New York Belediye Başkan Yardımcısı’nı Michael J. Fox’un oynadığı, daha sonra da Charlie Sheen’e devrettiği rol işte aynen bu meselenin ortasındaki kişiydi. Başkan’la basın ve dolayısıyla kamuoyu arasındaki ipte cambazlık yapardı. Bir komedi dizisi olduğu için elbette çoğu zaman çuvallayan hafif şaşkın belediye başkanı her defasında yardımcısının becerisiyle kamuyu lehlerine çevirmeyi başarırdı. Aslında ödlerinin patladığı “kötü kalpli” basını parmaklarında oynatırlardı.
Ne ambargo, ne kamuya şikâyet, ne misilleme. Tamamen zekice planlanmış, sakin hareketlerle işi bitirirlerdi... Samimiyetle, centilmence ve “cool” durarak. Ama tabii o bir senaryo...