İco bu gece 01.10’da babamı kaybettik...” Bekliyorduk. İki kardeş ve anneleri uzatmaya çalışıyorlardı. Direniyorlardı. Yapmasalar eksik kalmış olacaktı bir şeyler. Oysa uzadıkça acısı çoğalıyordu. O kadar acı çekiyordu ki en küçük kardeşine bırakın öleyim artık diye yalvarıyordu. Sonunda nefesi yavaş yavaş azaldı...
***
Bayramın ikinci günü sabahın erken saatinde havaalanındaydım. Uçaktan inip bir araba kiraladım. Cenaze evine ulaştığımda herkes toplanmış kabristana gitmek üzere bekliyordu. Karısı ve çocukları beni gördüklerinde bir an dağıldılar. Sarıldık... “Artık birbirinizden helva çalmayacaksınız” dedi karısı. Kimsenin anlamayacağı ama dördümüz için çok şey ifade eden o cümle kabullenilmiş gerçek üzerine inşa ettiğimiz sakinliğimizi hayatın en güzel yerini kesen o makas gibi kesiverdi. Ağlamaya başladık...
***
Cami avlusundaki kalabalığı en arka sırada oturup izledik arkadaşımla. Ağlayan, haykıran insanlara baktık. Kimi uzak kimi yakın akrabalar kimi on beş yıldır yok ortada ama herkes cenazede olmanın gereklerini yerine getiriyordu. Selamlaşıyor, sohbet ediyor, ağlıyor, rahatlıyordu.
“Annen ne yapacak şimdi?” diye sordum.
“Benimle otur dedim ama kabul etmedi. Evini bırakmak istemiyor” dedi. “Çok zor günler yaşadı. Dile kolay tam kırk yıl. Babamla kavga etmek, onu beklemek, ona kızmak ona aşık olmak dışında bir hayati yoktu ki. Ölürken anneme senin kıymetini bilemedim demiş. Annem yıllarca beklediği cümleyi sonunda duydu ama çok geç...”
***
Cenaze namazından sonra kabristandaki törene geçildi.
Tabutundan çıkarılıp toprağa verilişi en zor andı sanırım. Tek oğluna düşen onca ödevin en zoruydu belki. Babasını yıkadı tabuta koydu çıkardı ve gömdü. Duamızı ettik. Bir avuç toprağımızı attık. Arkadaşım, annesi ve kuzenini alıp çıktım mezarlıktan... Eve dönerken havadan sudan bahsedip anneyi uzaklaştırmak istedik yastan. Başörtüsünü sıyırıp, camı açtı.
Arkadaşıma dönüp “Babandan gizli, mutfak parasını artırır para biriktirirdim. Ben şimdi o parayı ne yapacağım?” İkimiz de şaşkınlıkla birbirimize baktık. “Hep daha iyi bir hayat için bekledim. Para biriktirdim. Her şeyin ekonomik olanını seçtim. Her şeyi erteledim. Aldığım her şeyi sakladım. Hep babanın bir gün sakinleşeceğini, beni anlayacağını umdum. İyi anne olmak için, iyi eş olmak için yaşadım. Bunlar için hiç pişman değilim ama keşke kendim için de bir şey yapsaydım. Ben kendime yaşamayı öğrenemedim hiç. Size hep tutumlu olmayı öğrettim. Hep geleceğinizi düşünün dedim. Ama hayatın tadını alın. Bak gitti işte. Ama o çok güzel yaşadı. Her şey istediği gibi oldu. Cenazesi bile...”
***
Manevi babamdı toprağa verdiğimiz. Almanya’da yaşadığım yıllar boyunca bana destek olmuş, iki evladından ayırmamış bir karı kocanın adeta üçüncü çocuğu olmuştum. Yaşadığım zorlukların çoğuna şahit olduklarından meslek yaşamımda aldığım yol, kurduğum hayat çok heyecanlandırırdı onları.
Ertuğrul Özkök’ü çok önemserlerdi, o yüzden köşe yazmaya başladığım yıl “Basının yükselen isimlerinden biri de İclal Aydın olacak” diye bir cümle geçirmişti Özkök bir yazısında. O yazıyı kesmiş herkese gösteriyordu: “Bakın işte, neler yapabilirmiş insan, bu kız hiç ödün vermedi, hiç yılmadı, koskoca Özkök bile ne diyor onun için.” Hala gözüm yaşarır bundan bahsederken.
Eve döndüm ve sevdiği ne varsa yaptım tek tek. Zeki Müren dinledim. Fotoğraflara baktım. Biber kızartması yedim... Ondan öğrendiğim şeyi kızıma da öğretmeye karar verdim: Kendisi için de yaşamayı...