O ka se, mo ka se bilmezdik biz. Bir kolej-Anadolu lisesi sınavları vardı canımıza okuyan. İlkokul yıllarımız bununla heba olurdu. Ortaokul ise Fen Lisesi sınavlarıyla çürürdü. Tabii bir de bitip tükenmez dert, genç ömrün belası, saçlara erken düşen akların sebebi üniversite sınavları... O zamanlar ÖSS ve ÖYS olarak iki basamaklıydılar. Üniversiteye girmekle de bitmezdi o çile. Vizeler, finaller, yüksek lisans, iş bulma, bulamama. Kaç bahar geçip gitti. Ha babam test çöz, ha babam notları temize çek...
***
Yaz geldi, geliyor. Aman hepimizde bir toparlanma, bir tatlı telaş, bir silkinme, bir kendine gelme... Kış boyunca oramıza buramıza yerleşmiş fazlalıklardan kurtulma telaşına kapıldık bugünlerde yakın kız arkadaşlarımla. Şule’nin Levent’teki High-care güzellik merkezinin yolunu tuttuk. Şule ve ekibi rastlayabileceğiniz en “pozitif terapik” insanlardır. Aa, ne güzel oldu bu tanım: “Pozitif terapik...”
Çok güler yüzlü, çok becerikli, çok olumlu, çok motive edici çok çok çokturlar yani.
Şimdi ben bir yandan High-care yöntemiyle incelme, selülit tedavisi görüyorum. Bununla kalmıyorum, karın bandajındayken iki buçuk yıldır zorunlu olarak aldığım ilaçların yan etkisiyle yüzümde oluşmuş lekeler ve sivilcelerin tümünü kurutma operasyonuna da teslim oluyorum. Aysun diye bir tatlı gerilla var; nefret ediyor istilacı sivilcelerden, radikal davranışlar ve direnişler sergiliyor onlara karşı...
Neyse, High-care, sivilce, selülit ile OKS sınavları ve bahar ne kadar ilgili birbiriyle? Geliyorum şimdi oraya ama...
(Ay, bu arada ben bu yazıyı yazarken televizyonda Binbir Gece yayınlanıyor. Şehrazat ile Onur Bey kıskançlık kavgası ediyor. Adamın biri öpüşürken çocuklarından birine yakalanıyor. Babaanneleri ağlıyor. Bir başka çocuk lösemiymiş, ölmüş, babası oyuncağına sarılıp ağlıyor. Şehrazat geliyor adama sarılıyor, beraber ağlıyorlar. Sürekli ağlıyor birileri. Ay yanımdakiler de ağlıyor. İyi de ben niye gaza geldim ağlıyorum? Arkadaşımın annesi kalktı şimdi yerinden, reklam arası ya, tansiyonu çıktı ilaç alıyor. Benim annem de Yaprak Dökümü’nü tansiyon ilacıyla izliyor. Ve çılgınlar gibi bu dizileri bekliyorlar. İyi de insan kendine bunu yapar mı? Neyse...)
***
Ben High-care’de yüzümde sivilce maskem, karnımda titreşimli kuşağım, pencere kenarında dergi okurken Şule gelip storları açtı. Çiçekler içinde bir güzel erik ağacı çıkmaz mı karşıma! “Bunlardan şahane erik yiyoruz yazın” dedi Şule. “Oh” dedim, “yaz geliyor sonunda!”
Yanımda titreşen hanımefendi “Ay, gelmesin ne olur! Kar yağsın, yağmur yağsın, yaz gelmesin, çocukların aklını çelmesin. Hava güzel olacak diye ödüm patlıyor” dedi. Şaşkınlıkla baktık. “Oğlum OKS sınavlarına hazırlanıyor. Valla çok zor çocukların işi. Hava böyle akıl çelerse nasıl çözecekler oturup 200 soruyu? Dokuz haftamız kaldı, bu kadar erken gelirse bahar, yanarız” diye ekledi üzüntüyle...
***
Yazık çocuklara...
Yazık değil mi? Bir daha 14 yaşında olacaklar mı? Bir daha 17 yaşındaki gibi çarpacak mı o tazecik kalpleri? Hiçbir bahar bu yaşlarındaki gibi çelecek mi kafalarını? Hayır, hayııırr...
Ne olacak ki sonunda? O okullara girecek, iş bulacak sonra da oturup Binbir Gece, Yaprak Dökümü filan seyredecek, ağlayacaklar.
Gülmeye ihtiyacı var bu ülkenin oysa. Çocukların çocuk olmaya, gençlerin aşkla coşmaya, kahkahanın çoğalmaya ihtiyacı var... Baharı ertelemeye değil, hemen şimdi, derhal ona dahil olmaya ihtiyacı var...
Bırakın çocuklar baharda biraz koşsun, bak sonra sınavda nasıl soru çözüyorlar... Mutluluk, engellenmemiş oyun ve ilk aşk nasıl da motive edici oluyor, kan ve oksijen pompalıyor beyinlerine...