İclal’in bekârlık yıllarındaki ev arkadaşı, hatta bir dönem büyük keyifle okuduğunuz ve nazarlara gelen ‘GÜLÜMSE’ dergisinin “Evli ve Çocuklu” köşesinin yazarıyım... Okuyanlar hatırlayacaklardır (mesela Selahattin Duman) Kocasına ve çocuğuna methiyeler düzen bir kadın değildim ben. Botoks olsun, ilişkinin ‘e’ hali ve ‘de’ hali olsun, genç kalmanın patika yolları olsun, öyle şeyler yazardım. Yani evliliğin ve anneliğin öte köşesinden bakardım. Evli ve çocuklu türü yazıların öncüsü olarak eski ev arkadaşım ve kadim dostum İclal’i de şiddetle kınıyorum bu arada... Her gazeteden üçer beşer fırlayan “Peygamber doğurdum! Çok ulvi bir insanım! Hatta dünyada zannederim bir tek ben anneyim! Yahu, şu çocuğumun güzelliğine bakar mısınız, top tüfek atar mısınız! Biliyor musunuz bugün oğlum bana gak dedi, büyük ihtimalle yarın guk diyecek! Geçen gece dereye gittik kocamla! Sonra oturduk kazık diktik kocamla!” yazılarının öncüsü olarak istemeyerek de olsa başımıza bu belayı sardığı için yani.
***
Aslında İclal Aydın’a yine de çok fazla yüklenmemek lazım. Arkadaşım diye demiyorum iyi kızdır, masum bir hamilelik günlüğünün çıldırtıcı bir modaya dönüşeceğini ve bu durumun bizi bile kendimizden soğutacağını nereden bilebilirdi ki?
Neyse... O bile bu yazılardan ve kendisinin kötü taklitlerinden şiddetle sakındığından bu mevzuyu burada keseyim.
Efendim, bugün burdayım çünkü bu köşeyi ele geçirdim. Yok artık İclal miclal! Bunca yıl uzaktan da olsa kendisine bir şekilde bulaşmış herkese televizyon, sinema, gazete, ek, dergi, broşür, prospektüs kısaca medya dünyasında bir kariyer yolu açmasına rağmen en yakın arkadaşı olarak şunca yıldır bana dirhem hayrının dokunmamasına inanamıyorum! Sesim güzeldir, elim kalem tutar, eh fena da sayılmaz derler, elim yüzüm düzgündür. Taklit yeteneğim de var. Eh artık...
***
Konudan konuya geçip duruyorum bu arada. Eh; tabii geçiyorum, zira biraz köşe kapmacanın vermiş olduğu tatlı bir heyecan, biraz da karşımdaki kadının sürekli havada bir şeyler uçuşturuyor olması sanırım aklımı karıştırıyor...
Yaşasın bahar geliyor ve İclal gardırop temizliğine girdi! Ben burdayım tabii ki, elbette çok mutluyum. En sevdiğim şey onun eskilerini ayıklamak, beğendiklerime cebren ve hile ile el koymak, bir tişört için üç saat çekiştire çekiştire cebelleşmek, makyaj, aksesuvar kolye küpe, börtü böcek ne varsa her şeyi diderek onu bu “bağımlılık-bağlılık” duygusundan koparmak. En büyük zevkimdir her yıl...
Sevgili okurlar inanın sanki şu an beş yaşındayız. Bana “nankör” diyor üç tişört verdi diye. Kendini ne sanıyor bu kadın? “Sensin o! Ben de sana kolyelerimi vermedim mi?” diyorum.
“Hadi be, burda unuttuğun o takıları takmam bile ben.”
Ne? Bile mi? “Hey ,bana baksana sen, nesi varmış takılarımın?” Şimdi de bilgisayarını istiyor yazısını yazmak için.
“Ölürüm de vermem, bugün benim günüm. Ben yazacağım, git şurdan” diyorum. Hırsla tutuyor bilgisayarın bir ucunu ama vermiyorum. Diğer uçta direnmekteyim. Yirmi saniye içinde hiç susmadan “Bu köşe benim kızım. Aklını mı yedin sen? Ben o köşeye sahip olmak için kaç yazarla gereksiz polemiğe girdim, kaç okuyucu yorumuna katlandım, kaç meslek içi şiddete uğradım haberin var mı? Kadını ayrı, erkeği ayrı kaç fikirsel taciz yaşadım? Üstelik her şeye direndim, hiçbirine boyun eğmedim! Kaç taklidime, kaç rakibime, kaç düşmanıma bırakmamışım, bırakır mıyım sana o köşeyi” diyerek bir duygusal hezeyan geçirse de en azından bugünlük ben kazanıyorum...