Beyaz bir beresi var. Derisi buruşmuş ellerinin uzun tırnaklı parmaklarındaki yüzüklere takılıyor gözüm. Ortası oval turkuvaz taşlı etrafı pırlantalarla bezeli yüzüğe bayılıyorum. Çok modaydı, çok değerliydi. Hanımefendinin yüzünde, parmağındaki yüzük kadar hatta daha güzel bir tebessüm var. Kolunun altındaki çantayı tutuşu ve kürsüde konuşmakta olan beyefendiyi dinleyişi nasıl da dikkat çekici... Kürsüde konuşmakta olan kişi Emniyet Genel Müdürü Celalettin Cerrah. İstanbul Valisi’ni davet ederek bitiriyor konuşmasını. Gözlerimi kendisinden alamadığım zarif hanım, yanında oturan eşinin elini tutuyor. İstanbul Valisi ilk plaketi vermek üzere kürsüye çıkıyor.
Narkotik şubenin kuruluşunun tam 40. yıldönümü. Şubenin ilk müdürü ve kurucusu 5581 sicil numarası ile Mehmet Galip Labernas’ı davet ediyor vali. Bereli zarif hanım yanındaki eşinin elini tutarak kalkmasına yardımcı oluyor ve eşi kürsüye doğru yürürken zarif hareketlerle eşini alkışlıyor. Turkuaz yüzük kimbilir kaç yılın anısını taşıyarak alkışa eşlik ediyor ışıklar saçarak...
***
Yanımda, büyüdüğüm mahallenin, oyun oynadığım sokağın küçücük kızlarından biri var. O, narkotikte bir komiser şimdi. Gözleri dolu dolu “ne güzel di mi İclal abla” diyor. “Sicil numarasına bakar mısın; 5581! Ah, ne güzel bir şey. Benim sicil numaram 250 binlerden başlar, anlasana kaç kişi, kaç yıl var aramızda. Ve ben ona yetiştim.”
“Tebrik ederim” diyorum bereli hanıma. “Teşekkür ederiz efendim” diyor tebessüm ederek. “Bu aynı zamanda sizin ödülünüz, eşlerin desteği, ilgisi olmasa kolay mı aşılır bu yollar” diyorum. Mahcubiyetle başını eğiyor, “teşekkürler teşekkürler” diye fısıldıyor.
Narkotik şubenin genç, zımba gibi, modern, güzel, yakışıklı polisleri, şık giysileri, takımları içinde kurucularını ağırlamak için koşturuyor. İkramla, gelenle gidenle, ödül sırasıyla, programla ilgileniyorlar. Kimisi Türkiye’deki yabancı narkotik şefleriyle konuşuyor bir köşede; kimisi elinde telsiz, gecenin gidişatını kontrol ediyor. İzin isteyip ayrılıyorum törenden. Şalıma sarılıp arabaya bindiğimde bir süredir okumakta olduğum kitabın giriş bölümü geçiyor aklımdan:
“Araştırmalar geçen yıllarla anne baba ve çocuk arasında anlamlı konuşma miktarının azaldığını gösteriyor. Bu durumda çocuklara onlarla en çok konuşan -kişiden- televizyon ve bilgisayardan hayatla ilgili malumatı derleyip topluyorlar. Bu da elbette başka sorunlar getiriyor beraberinde: Anne ve babadan uzaklaşan çocuk ahlaki bir klavuzluktan da nasiplenemiyor. Pop kültürün gelgeç doğruları çocuk ve gençlerde bir süre sonra köksüzlük hissine dönüşüyor. Ait olmak ve tutunmak konusunda zorluk çeken çocuklar, genç yaşlarına değdiklerinde, kendilerini nihilizmin zindanına hapsediyor. Okusak ne olacak, çalışsak ne olacak tarzı yok sayıcı tutumlar, şiddettin kolaylıkla bir dil haline gelmesi, uyuşturucu ve intihar salgını gibi belirtilerle kendisini ifade eden nihilizm, ülkemizin genç kuşaklarını tehdid ediyor. Anne baba çocuk karşısında güçsüzleşiyor” (*)
***
İşgal ettiğim şu köşede kimi zaman varlık nedenlerimi unuttum ben...
“Neymiş bakalım iyi insan olmaya çalışmak” diye dalga geçince TV’deki şovmen çocuklar ve onlardan cesaret alıp alıp üzerime geldikçe diğerleri...
“Mesajssızlık” akımına kapıldığım için, “Uyuşturucu kullanmayın” demeyi alaturkalık sayanlara sessiz kalmayı seçip, “kayıp kuşak-ezik kuşak-ara kuşak- sıkılan kuşak-mutsuz kuşak” hükümranlığına boyun eğdiğim için, pervasız ve kuralsız yaşayanlara, bağımlılığa ve arsızlığa övgü yağdıranlara “hadi ordan” demekten vazgeçtiğim için, kendi derdime düşüp kızımdan gayrı çocuklara uzak düştüğüm için, çok konuşanlara çok kulak verdiğim için... utanmalıyım..
(*) Anne Baba ve Çocuk Arasında- Dr. Haim G. Ginott