Hani nicedir zaten ufaktan gıcığım aslında ama ses etmiyordum. Ama dün dikkatimi çekmenin ötesinde bir irite edici durum söz konusuydu.
Artık yazmadan duramayacağımı anladım.
Komşum Haşmet ve ben bir zamanlar gazetenin en renkli sayfasının iki sahibiydik. Öğrencisinden üst düzey yöneticisine kadar geniş bir okur kitlesine hayatın küçük detaylarından bahsederdik.
Önce sürekli sayfamızı değiştirir oldular. Bir oraya, bir buraya, bugün sayfa 13 yarın sayfa 17...
Bir gün Süleyman Ateş’le, bir gün Ruşen Çakır’la buluşur olduk.
Sonra renkli sayfalardan ebediyen uzaklaştırıldık. Hem içerik hem “dışarık” durumumuz tamamen siyah beyaza döndü.
Valla Reha Muhtar Vatan’a geçip de sayfasının (bakın köşesinin demiyorum) fonunu sarıya boyatmasaydı, benim için ha renkli olmuş ha renksiz olmuş fark etmeyecekti.
Ama bu işte bir iş mi vardı?
Renkli sayfaların okurun dikkatini çekmede ayrıca bir gücü mü söz konusuydu? Bu kimin fikriydi?
Reha aramızda yeniydi, Haşmet’le benim buna ihtiyacımız yoktu da ondan mı biz siyah beyaz olmuştuk?
Tuğçe Baran’ın da içinde olduğu bir grup olarak gazetede her sayfayı dolanır olmuştuk. Evet ara sıra Reha Muhtar ile Mine Kırıkkanat’ın da başka sayfalarda dolandığı oluyordu ama Vatan’ın kıdemli “renkli”leri çantada keklik muamelesiyle biraz hoyrat mı kullanılıyordu yoksa, sanki, acaba?...
Sorularım sorularımı kovaladı...
Ama dün...
Dün bir baktım ki, iki cinayet haberi, bir Haşmet, bir de ben aynı sayfaya konmuşuz sonunda.
Ben “Aman da nasıl şişman çıkmışım ehöhö” diye kendimce kafa dağıtırken; Haşmet “Tat biber salçasının ne kadar iyi olduğundan” bahsetmiş. Ve de “You Tube”dan ...
Sayfadaki diğer kişiler ise dörtbin mesaj attığı kızı keserek öldüren tıbbiyeli gençle, annesini doğrayan şizofren delikanlı.
Ölenlerin resimleri, öldürenlerin resimleriyle yan yana basılmış.
Öyle saçma bir durum var ki ortada..
Haşmet’le ben de adeta morgda parti veren çatlaklar misali havadan sudan salçadan, bidondan
bahsediyoruz.
Eh yani, sonra da bize kaçık muamelesi yapan az gelişmiş kasaba zihniyetine şaşmamak gerek bu durumda.
“Millet anasını doğruyor bunlar da ki dalgaya bak” derse okur, pek de haksız sayılmaz hani.
Ama bu sürreal günlerde benimki de fazla mantık aramak olabilir. Televizyon programlarından, parlamentoya varana dek her şeyin gerçekdışı bir hale büründüğü bir zamanda fazla masum, fazla iyi halli, fazla sakin olmak rahatsızlık yaratır elbette.
Öte yandan annesini öldüren Başak bu kadar güzel olmasa bu kadar etkileyici olur muydu acaba?
Herkes sürekli bu meseleyi konuşuyor. Hayır, anlamadığım şu: insanlar kendinden mi şüphe ediyor yoksa evladından mı? (Aman Allah saklasın!)
Kızım yanımda masum masum resim yapıyor. Güneş çiziyor, güneşe gülen bir ağız ve şahane kirpikler ekliyor.
Ona bakıyorum ve biber salçasından, defne yaprağından, güzel bir sahilden bahseden ve yüzümü gülümseten yazılara ne çok önem verdiğimi anlıyorum. Onlar olmasa yanımdaki masum şeye nasıl güzel günlerden bahsedebilirim?
Yazıyı bitirmeden...
Eskiler de özen ister, bir tozu alınsın, ne değer taşıdığı, hangi anıları sürüklediği düşünülsün ister...