Güneş önce turkuaz denize, oradan kırılıp ışıl ışıl evin içindeki duvara vuruyor. Pencereden kafamı uzatıp sol taraftan tüm ihtişamıyla başını uzatıp gölge yapan kocaman pembe bir erguvan ağacıyla temiz denize bakıyorum. Ancak çok yetenekli bir sualtı fotoğrafçısının kamerasından görebileceğimi sandığım muhteşem bir balık sürüsü neşeyle bir sağa bir sola salınıyor ve ben avuç içi kadar olan bu enli balıkların cinsini çözemiyorum. Müthiş bir neşe hissediyorum içimde. Büyük, huzurlu, renkli bir neşe... Pencerenin kenarındaki ahşap masanın üzerinde bir kâse kocaman çağla duruyor, yeni yıkanmış. İki de zeytinyağı şişesi var. Elimi pencerenin kenarına dayayıp penceremin önünden başlayan denize, erguvan ağacına, yan odadan gelen neşeli insan seslerine, güneşin denizde oynayan gümüş tellerine şükrediyorum. Odanın sağındaki kapı terasa açılıyor. Teras Malta taşlarıyla kaplı. İki katlı eski bir Toscana evine benziyor evimiz. Kademeli olarak inşa edilmiş olan üst katta komşumuz, çocukları ve çocuklarının eşleri yaşıyor. Sokak tarafından binaya girdiğimizde aslında kapı komşuyuz. Kapı komşumuz kim dersiniz? İlhan Selçuk. Eşi, çocukları ve gelinleriyle herkesin komşuluk yapmak isteyeceği şahane bir aile! Bugün iki komşu birlikte röportaj vereceğiz. Ben kızımı alacağım, o da eşini alacak yanına. Ne konuşacağımız konusunda hâlâ bir araya gelemediğimiz için endişeliyim. Ama evde yoklar sanırım, hiç sesleri çıkmıyor. Deniz tarafından rahatsız etmek istemiyorum onları. Sokağa çıkıyorum. Birden yağmur bulutları bastırıyor. Az önceki güneşli havadan eser yok. Mahallenin çocukları çamurda futbol oynadıktan sonra toplanmış bir şey konuşuyorlar. Üzerime hırka almadığım için üşümeye başlıyorum. Üç kamyon giriyor sokağa ve küçük füzeler, uzun menzilli silahlar indirmeye başlıyor. Telaşla çocukları yanıma çekmeye çalışıyorum ama kamyon sanki ekmek dağıtıyormuş gibi, bana da bana da diye bağrışan kalabalığın içinde kayboluyorlar. Çaresiz eve dönüyorum. Kapıda İlhan Selçuk ve eşiyle karşılaşıyorum. Eşinin moralini bozmamak için sokaktaki kamyonlardan bahsetmiyorum. Kızım bana bir paket uzatıyor. Bu İlhan Selçuk’a aldığımız Miki Maus desenli, mavi pelerin tarzı bir yağmurluk. Bunu İlhan Amca’ya hediye ediyor olmanın uygunsuzluğunu düşünürken satıcının bana söylediği cümleyi tekrar ediyorum: “Ne de olsa kimse neşeli bir Miki Mouse’a hayır diyemez.”
***
Uyanıyorum! Gülerek tekrar uyuyorum.
***
Papermoon’da saçlarım Julia Roberts’ın vintage bir Valentino giydiği ve Oscar aldığı geceki muhteşem topuzuyla toplanmış. Papermoon Etiler’de değil Ankara Bakanlıklar’daymış. Bir arkadaşımla keyifle sohbet ediyor ve elma brandy içiyorum. O sırada eski bir sevgilim aniden ortaya çıkıyor. Kafasına Donald Trump peruğu takmış! İnsanlar var diyorum, o da elimden tutup beni kaçırıyor. Birden kar yağmaya başlıyor. Arabaya biniyoruz. Arabayı sevgilisi olan çok ama çok güzel bir zenci kız kullanıyor ve beni görünce ağlamaya başlıyor. Bir kadına çarpıyor. Arabadaki diğer kişiler kadını diriltiyor. İnip kar altında bir bahçe salıncağında gelip beni almalarını bekliyorum. Beni bulunca etrafıma masalar diziyorlar ve orası Papermoon’a dönüşüyor. Kapıdan ayrılıp barışmalarıyla meşhur bir çift ve arkadaşları giriyor. Yanlarındaki arkadaşı beni görünce çok korkuyor ve “o burada” diyor. Hepsi korkuyor. Adamın kafasında siyah Hitler peruğu var. Yanıma gelip oturuyor. Yaradana sığınıp şak diye bir tokat atıyorum. Allah sizi inandırsın topuzum bozuluyor şiddetinden...
***
Uyanıyorum! İlk rüya daha anlamlıydı kesin! O kadar hastayım ki geceleri rahat uyuyayım diye verilen ilaçlar yüzünden Nuran Devres gibi oldum... İki gece daha geçerse ilk romanımı bitirim vallahi.