Bebek yokuşundaki manolya ağacı ilk çiçeklerini vermeye başladığında “Bu kez ilk yazıyı ben yazacağım” diye düşünmüştüm ama yine ve yine önce siz “Manolyam açtı” haberini verdiniz. Büyük gam...
***
On iki yıl önce İstanbul’a taşınma hayali kurarken yaşanacak tek yerin Kalamış olduğunu düşünürdüm. Çünkü Berlin’de tiyatro yaptığım yıllarda tanıdığım yazar Feride Çiçekoğlu orada oturuyordu. Bir yangından kurtarabildiği kitapları ve eşyalarıyla kendisine çiçek gibi yeni bir ev kurmuştu.1995 miydi acaba? Pazara gitmiş ve plastik çöp kutusu almış, onun tatlı lakırdısı, tabağa dizdiği peynirler, Hamzagil’den alınmış kumaşlarla yaptırılmış perdeler, kızının yatağı, temiz boya kokusu, gözlüklerini iterek heyecanlı heyecanlı konuşması... Ne güzeldiler...
Tek dileğim bir an önce İstanbul’a dönmek ve Kalamış’ta böyle çiçek gibi bir ev yapmak, içinde kitaplarımı okumak, oyun yazmak, her şeyin hakikaten “kutsal” olduğuna inandığım bir kültür dünyası içinde varlık gösterebilmekti. Feride Çiçekoğlu’nun “Suyun Öte Yanı” isimli kitabı filme alınalı birkaç yıl olmuştu. Tanıştığımız yıl “Yüzlük Ülkeden Mektuplar” adını verdiği öykü kitabını henüz teslim etmişti yayıncısına ve “Sizin Hiç Babanız Öldü mü” klasiği başucumdaydı daima.
Sonunda bir gün Kalamış’a taşındım.
Her şeyin çok güzel olduğuna inandığım, (sandığım diyelim) İstanbul kültür yaşamının kıyısından kapıya geldim.
Hiç unutmuyorum, bir gece çok titriyordu bacaklarım. Çünkü ilk defa huzura çıkıyordum. Yaşar Kemal, Murathan Mungan, Mehmet Uzun ve daha birçok büyük ismin bulunduğu kalabalık bir davete çağrı almıştım. 26 yaşındaydım. İlk kez böyle bir gece yaşıyordum. Fransa Büyükelçisi’nin ülkesine dönmesi sebebiyle Cihangir’de Orhan Pamuk’un oturduğu apartmanda verilen o davet... Tanrım!
O geceyi pek tatlı anımsamadığımı söylesem eminim şaşırırsınız.
***
İstanbul’daki ilk bir yıl içinde hayranlık duyduğum kahramanlarımla arama yaşayan kimliklerinin girmemesi gerektiğini anladım. Onlar yazdıkları, çizdikleri, besteledikleriyle var olmalıydılar. Onları tanımak Feride’yi tanımak kadar güçlendirici, özendirici, besleyici olmayabiliyordu.
O şahane yazıların, romanların, fikirlerin yaratıcıları kağıt üzerinde dokudukları karakterler kadar katmerli ve derinliği olan ruhlar taşımıyorlardı sanki. Birer çöp adamdılar bazen, birer Cin Ali sanki...
Bir daha neredeyse hiçbir davete, kokteyle, sergi açılışına, galaya, müdavim olunan mekânlara şuna buna gitmedim. Aidiyet bildirmedim. Giderek ve giderek herkesten ve her şeyden uzak durdum. Bağlı olduklarımdan koptum. Bir yabancı oldum. Büyük gizler, büyük sanat sırları taşımıyorum bu yüzden. Büyük hayal kırıklıkları taşımadığım gibi...
Beş altı yıl önce Feride’ye rastladım Nişantaşı’nda. Çekinerek gittim yanına. “Neye dönüştün zaman içinde bilemiyorum ki” dedi yavaşça... Ayaküstü lafladık. Onu özlediğimi söyledim ama neden arayıp sormadığımı anlatamadım.
“Aramak istiyorum” dedim vedalaşırken. Ama arayamadım hiç...
Çünkü...
Neye dönüştüğümden ben de emin değildim. Doksanların başında sahnede seyrettiği o saçları uçuş uçuş, heyecan dolu genç kız olmadığımı biliyordum ancak...
Sevgili Mehmet Yılmaz, size neden yazdım peki bunları? Cumartesi günkü yazımda anlatacağım...