Sevgili Mehmet Yılmaz. Size neden yazdım peki bunları... Uzun sürecek bir mektup aslında bu. Ama ben mümkün olduğunca kısa keseceğim. O manolya ağacı var ya... Her sene dalları dolu dolu manolya açtığında bir yazıyla onurlandırdığınız... O ağaç bana İstanbul’da herkesten ve her şeyden, her gruptan, her kümeden bağımsız bir hayatın var olabileceğini düşündürmüştü ilk karşılaştığımızda. Ve bir sabah, evimi kendisine (o manolya) mümkün olduğunca yakın bir yere taşımama sebep olmuştu. Ağacın şaşırtan, sevindiren, hüzünlendiren çiçeklerini ne zaman görsem bağımsızlık duygumun yerli yerinde olduğunu fark ederim. Her ne kadar o duygu bana acıtıcı, zaman zaman irite edici bir yalnızlık getirdiyse de varlığından pişman olduğumu söyleyemem...
***
Mektubumun ilk bölümünde de anlattığım gibi birilerinin yanına gidip sohbet etmek gibi bir tercihim yoktur pek... Tesadüfi karşılaşmaların hoşluğu içinde tanıdığım her insan hakkımsa, hak ettiğince saklım olur. Sizinle anımsadığım seyrek karşılaşmalar dışında tek sohbetimiz geçen yaz ekibinizle yediğiniz akşam yemeğinde arka masamızda oturduğunuz o ana denk gelir. Yemekten kalkmıştınız. Selamlaşma ve bir iki cümle sonrasında “üzülmeyiniz” demiştiniz. Anımsıyor musunuz bilmiyorum. Üzülmüş bir görüntüm yoktu oysa. Görünürde... Hava sıcaktı, mekân güzel, yemekler lezzetli, yanımdakiler neşeli, ben güler yüzlüydüm... Ama siz gizli bir kapı açıp da bir şeye rastlamış gibi “üzülmeyiniz” demiştiniz... Biraz o babacan teselliniz, biraz da manolya kardeşliğinden diyelim, yani işte bunlardan yola çıkarak size sormak istedim. Siz ki sevgili manolya ortağım, şunca yıldır yazan, yöneten, düşünen, eğlenen, gezen, tartışılan ve tartışan bir basın adamısınız... Aramızdaki kıdem farkına sığınarak elbette, soruyorum... 1- Hafta başı yazdığım rüya yazısından sonra “İlhan Selçuk’un karısı yok ki çocukları olsun. Bir yazı yazıyorsunuz onu bile bilmiyorsunuz” diye kritikler yapan, okuduğunu anlamamış ve asla, asla, asla anlamayacak olanlara... 2- Bir kargayı asfalta tutkalla yapıştırmayı “şaka” sananlara.. 3- Polisi gençlere sevdirme amaçlı reklam çalışmalarının bir parçası olan, ünlülerin fotoğraflarıyla süslü ve “sanatçı olmasam polis olurdum” cümlesiyle bütünlenen billboard’lara tırmanıp sanatçı kelimesinin üzerini silip, itinayla “or..pu” yazan ve billboard’un altına “Sizin yalanınıza s..m” diye gayet muntazam notlar ekleyen, buna hiç üşenmeyip vakit harcayan ve bunlarla kim bilir nasıl bir varlık gösterdiğini düşünenlere... 4- Altı yıldır hiçbir şey bulamazsa yazım yanlışlarımı takip ederek beni köşe yazamayacağıma ikna etmeyi hedeflemiş imzasız mektuplar gönderen ve bunu eminim bir tek bana yapmayan mutsuz basın mensuplarına... Vesaire vesaire... Bunlara katlanmak gerekiyor mu sizce? Sizde de aynı baş dönmesi oluyor mu yoksa alıştınız mı? Giderek içime daha çok yerleşen bu hiçlik duygusu olağan mıdır? Üzülmeyiniz deseniz geçer mi acaba?