Kırmızı tavanlı, duvarları aynalı, ayak bileklerine dek uzanan beyaz önlükler giymiş garsonların eğilip bükülmeden süratle servis yaptıkları bir Viyana kahvesinde oturmak isterdim şu anda. Tatlı bir sabah neşesiyle kulağa hoş gelen bir klasik müzik... İnsanların mırıl mırıl konuştukları, siyah beyaz gazetelerini okudukları...
Okuduklarını anladıklarını anladığımız insanların ve...
Ve “anlamayışın” hatta bir de üstüne “anlamsızlaştırmanın” sadece okura değil yazara da özgü bir davranış olmadığı ufku açık gazeteleri okuyan insanların bir arada olduğu bir mekân...
Olduğum yerde huzurla oturduğum... Elimde yakışıklı mı yakışıklı bir fincan mis kokulu kahve. Dışarıda incecik, az sonra geçiverecek bir yağmur.
Hey Allahım...
“Nerdeyim ben” diyor musunuz?
***
Fenerbahçe Parkı’nda öğle yemeği yiyorduk nicedir görüşmediğim bir arkadaşımla. Hava güneşli, erguvanlar, rengârenk laleler, menekşeler, beyaz bahçe sandalyeleri, yeşilin kim bilir kaç tonuyla bezeli ağaçlar, uzakta bir iki yelkenli... Keyfim yerinde.
“Niye böyle mutsuz yazılar yazıyorsun” diye soruyor arkadaşım tam da o sıra. “Mutsuz mu?” diye soruyorum şaşırarak.
“Evet, seni tanıdığımı bilenler, neyi var diye soruyor.”
Önümdeki domates soslu, patatesli yemeğin zaten yarısını yiyebileceğim; soruya yanıt vermeye başlarsam iyice pişmanlık duyabilirim... Patatesten yani..
“Kişisel olarak mutsuz değilim ama böyle günlerde de kişisel, küçük hazlardan, antini kuntini işlerden bahsedilmiyor sen de biliyorsun. Üstelik hiç bu kadar öfkeli olmamıştım yaşadığım ülkeye, daha doğrusu ülkeyi oluşturan en küçük yapı taşlarına... Aklı başında insan sayısı elimin parmaklarını geçmiyor. Kendimi çok akıllı bulduğumdan söylemiyorum. Belki söyleyecek, aydınlatacak, iyi bir şeyleri anımsatacak bir sözü vardır diye... Yani kötü yaşlanmak diye bir şey var biliyorsun. Bu coğrafyada öfkeli ve kötü yaşlanıyor insanlar. Geçen yıllar ruhlarını sadeleştirip, hoşgörülerini, tecrübeyle parlatılmış öngörülerini yükseltmiyor. Aksine bir hırçınlık, bir intikam, bir hınç alma güdüsüyle tatsızlaşıyorlar. Bencilliğin tavan yapmış tepkileriyle kırıp döküyorlar. Ve ben böyle olmak istemiyorum.”
Arkadaşım umutsuz bakışlarla gülümsüyor.
Başka konuya geçiyoruz.
***
Sabahın erken bir saatinde gazeteleri okuyup yazının başına oturdum. Dün Beylerbeyi’nde ara bir sokakta dokuza yaşlarında bir çocuktan satın aldığım leylakları koydum başucuma. Güzel bir müzik bir yandan. Amacım hafta başına zorla da olsa moral verici bir yazı yazmaktı...
Meryem kapıdan uzattı kafasını. Soluk almadan saymaya başladı. “Cep telefonunuzu verseniz, zira mutfak tüpü bitmiş aramak lazım, telefon arızalı bildirmek lazım, Sapanca’daki evin bulaşık makinesi bozuldu hafta sonu, tamire göndermek lazım, aidatı ve gazete parasını ödemek lazım, bugün market alışverişine gitmek lazım...”
“Ben internetten hallederim” dedim ve yazıma ara verdim. Tüpçüyü aradık, o tamam. Bulaşık makinesi de tamam. Aidat ve gazete parası da halledildi. Sıra telefon arıza bildirim numarasını bulmakta. Hayatımızı kolaylaştıracağı söylenen internet sitelerinden kırk beş dakikadan önce bir yardım alabilmişliğiniz var mı? Yok değil mi? Alamadım ben de elbette. Telekom müşteri hatlarını aradım. Şak diye açıldı. Sabit hattın arızasını bildirdim. Bir başka sabit irtibat numarası istendi. Nasıl yani? Evde on hat yok ki! “Cebi vereyim” dedim. “Maalesef cep telefonundan arayamıyoruz, artık arıza giderildiğinde teyit amaçlı bu numaradan sizi ararız. Bir gelişme olmazsa siz bizi ararsınız.”
Sinir düğümlenmesi diye bir şey var mı acaba? Ne bu, Türk Telekom’un cep hatlarına savaşının bir uzantısı mı? Aaaaaaa yeter ama!!!!
Ayrıca çok merak ediyorum (hepiniz rahatlayın bir başka köşe yazarına filan sormuyorum) herhangi bir erkek yazar yazısını yazarken “tüp bitti, gazete parası, tamirci filan” diye dürtülüyor mu? Sanmıyorummmm, hiç sanmıyorum!