Yazıya başladığımda bilgisayar ekranının sağ alt köşesindeki saat 5.19’u gösteriyor. Sabah ezanı okundu ama daha sabah aydınlığını göremedim. Yarım saat önce çekimden döndüm. Ve önümde tıklım tıklım bir gün var. Siz bu yazıyı perşembe günü okuyacaksınız ama ben henüz tam olarak içine giremediğim bir çarşamba gününden bahsedeceğim.
Ne zaman çok yoğun bir programım olsa ya dizi çekimleri uzar ya da evde biri hastalanır. Ve ben çok zinde, çok atik, çok şöyle, çok böyle olmam gereken durumlarda uykusuzluktan bitap düşmüş bedenim ve zihnimle ortama uyum sağlamaya çalışırım.
Çekimden geldim ve baktım ki saat 07.00’de kalkmak zorundayım, bari hiç uyumadan çalışmaya başlayayım dedim. Yazımı yazayım mesela. Sonra kızımı uyandırıp 23 Nisan kutlamaları için hazırlayıp okula götüreyim. Bayrak töreni ve dans gösterisinden sonra öğle yemeği yiyelim. Onu eve getireyim ve sonra televizyon yöneticilerinin yıllardır “olmam” için ısrar ettikleri “o kadın” olmak üzere yola çıkayım...
Nasıl yani diyorsunuz, anlıyorum... Ne uzun, ne saçma bir cümle bu? Ne demek o kadın?
Şöyle ki; yaklaşık beş altı yıldır gündüz programı yapmama konusundaki kararımda diretiyorum. Hatta mümkünse benim bir zamanlar bir kuşak program yapımcısı ve sunucusu olduğum hatırlanmasın bile. Her ne kadar bizim yaptıklarımız bugünkülerle zerre kadar benzerliği olmayan aktüalite gençlik-kadın programları olsa da, elverdiğince seçkin, aydınlık, içerikli kalmalarına özen gösterilmişse de bir koca gerçek var ki kötü iyiden baskındır. Kötülerin çoğalması ve popülerleşmesi hak etmediğimiz halde bizim de o kategorilerde anılmamıza sebep oldu. Onlardan artan dehşet bizi pek tanımayanlarca bize de sıçradı filan... Neyse...
Arkadaşlar..
Sevgili okurlar...
Bugüne kadar hiçbir kanal yöneticisinin ve yapımcının ve astronomik tekliflerin yapamadığını yapan biri çıktı karşıma.
Ve beni bir izdivaç programı sunmaya, açılış ve kapanış ve aralarda göbek atmaya ikna etti.
Sonunda oldu!
Haftaya beni bir evlilik programı sunarken izleyeceksiniz!!!
Kimsenin yapamadığını yapan kadına o kadar hayranlık duyuyorum ki “ne dersin hemşire, çok eğleniriz” diyen teklifine şak diye atladım.
Yani...
Gülse Birsel’e hayır denebilir mi?
Avrupa Yakası’nda Burhan’la göbek atan bir sunucu oynamaya sırt çevrilebilir mi?
Dedim ya, o çok yoğun ve benim için çok zor günlerden biri var şimdi önümde. 23 Nisan töreninden sonra Avrupa Yakası’nda konuk oyuncu olarak yer almaya doğru yola çıkacağım. Büyük ihtimalle o kadar güleceğim ki iş uzayacak...
Az önce kapıdan girdim. Bilgisayarımı açtım. Kahve suyunu koydum. Salonda sehpanın üzerinde duran senaryoyu elime aldığımda, sayfalarını açmadan gülümsemeye başladım. Okurken gıptayla ve takdirle fark ettim ki...
Gülse’nin yaptığı çok başarılı işe inanmakta güçlük çekenler olur ya hani zaman zaman (her güzel işe, kişiye inanmakta güçlük çekildiği gibi) “canım o kadar iyi oyuncular var ki kadroda, kız konuyu yazıp veriyordur, onlar da oynuyordur” yorumu yapılır kimilerince...
Hayır... Her harf bükülmesinden, verilecek eslere kadar her şeyi yazıyor Gülse!!! Her espri sahibiyle şahane buluşuyor böylelikle...
Umarım alnımın akıyla çıkarım işin içinden. Orada olanları da ayrıca yazarım artık...
Sabah oldu. Yapılacak diğer işler beni bekler. Hepinize mutlu bir gün dilerim.
Ay bu da oldu sonunda, nasıl göbek atıcam ben şimdi Burhan’laaaaaa???