Uzun zamandır haber alamıyordum ondan. Elektronik postası geldi aniden. “Hey be şekerim, yazılarını internet üzerinden takip ediyoruz haliyle. Türkçeyle derin bağlantımız bir sen kaldın. Geçen gece kızlardan biri New York’u anlattığın yazından bahsetti. Seni özlediğimizi konuştuk sonra. Gece internetten yazını buldum, okudum. Berlin’i anlatan böyle bir yazın yok ama. Aşkolsun sana. İstanbul burnumda tütüyor ama sanırım bu yıl da gelemeyeceğim. İstanbul’u da anlatsana bir yazında. New York’u anlattığın gibi ama...”
Böyle başlıyor ve devam ediyordu güzel arkadaşım mektubuna. Euro’ya geçtikten sonra gelirlerinin yarıya inmesiyle başlayan sürecin en kötü günlerini yaşadıklarını, artık dışarıya haftada bir çıkabildiklerini, eskisi gibi şahane tatiller yapamadıklarını, ailesel sorunları ve ebeveyn olmanın değişmez ağırlıklarını anlatıyordu. Aslında mektubunu okumayı bitirdiğimde İstanbul’dan değil de Berlin’den söz eden bir yazı yazmak geldi içimden.
İkinci Dünya Savaşı’nda neredeyse yerle bir olmuş, hayatta kalan kadınların yeni baştan inşa ettikleri o şehirden...
Küllerinden doğan, yıkıntılarından yükselen, Avrupa’nın en eski ama şimdi en yeni sınırlarını taşıyan o kentten...
Ancak benden giderek uzaklaşmış olan anılar yaşamımın altı yılını geçirdiğim o şehre ait ne kadar iz varsa silmiş sanki...
Büyük, belli başlı hatıralar dışında her şey sisli bir görüntüye dönüşmüş. İsimler unutulmuş, tarihler, olaylar...
Oradaki ilk 1 Mayıs’ı anımsıyorum mesela. Şahit olduğum ilk protesto eylemiydi. Göstericilerin koşarak ve sloganlar atarak bindikleri metrodan indiğimde kalbim azımdan çıkacakmış gibi çarpıyordu. Tiyatroya vardığımda heyecanla gördüklerimi anlatmaya başlamıştım. Ama kimse benim kadar heyecanlı ve ilgili değildi. Zaman içinde arkadaşlarımın sakinliğinin Berlin halkının hemen her şeyi protesto etmesinden ve Alman anarşistlerinin büyük çoğunluğunun bu şehirde yaşamasından kaynaklandığını anladım. Derken ben de yürüyüşlere, eylemlere, protestolara alıştım.
1 Mayıs büyük ihtimalle bugün de kimsenin ölmediği ama maddi hasarın yüksek olduğu bir anarşist tavırla kutlanacaktır.
Valilik Ku’damm Caddesi’nin ya da Kreuzberg’in eylemlere kapatılması gibi bir önlem almayacaktır.
Arabalar ters çevrilecek, biber gazları sıkılacak, sigortalar zarar ziyan ödemelerinde arıza çıkaracaktır.
Eğer işler değişmediyse..
***
İstanbul’dan bahsedecektim bugün...
Bu yazıda olmadı... Düşündüğüm İstanbul yazısını yazabilmek için 1 Mayıs’ı bekliyorum.
O sesler kulaklardan silinmediği sürece,1 Mayıs’ı nedenleriyle, var oluş gerekçesiyle anlayıp kutlamadığı sürece insanlar, sendikal haklardan bihaber, sendikanın gerekliliğinden şüpheli, bir başına ve korkuyla yaşadıkça çalışanlar, İstanbul’u New York’tan söz eder gibi anlatmak zor olacak bugün...
Aslında her gün...
Belki bir hatıra defteri gibi bakmak gerek bu köşelere...
Anıların kayıtları gibi...
Giderek sislenen birer görüntü gibi... Ülkemizin en eski alışkanlığıyla, seslerin giderek kısıldığı eski bir film gibi bakmak mı gerek yoksa?
Oysa bir çocuk filminde saklı o sihirli cümle. “Bir ses diğer seslerin yolunu açar bazen” diyor Horton’da anlatıcı...