Meltem ağlıyor anlatırken. “Kendimi hiç bu kadar paçavra, hiç bu kadar anlamsız hissetmemiştim; çocuk var diye yalvarıyordu kadın. Polis ver ver, diye gözyaşartıcıyı istiyordu. Nasıl bir korkudur bu, şiddeti polise yarattırdılar?” Susuyorum, gözlerim ekranda Meltem’in öfkesini düşünüyorum.
Herkes bir ağızdan konuşuyor üç gündür.
“Beygir fareden korkunca kendine zarar verir” diyor birisi. “Hükümet kendini bitirmeye dört nala koşuyor” diye sinirli sinirli sigarasını içiyor.
Sadece hatırlatmak için internetten bir tıkla... En kolayı... En acı vermeden, en terlemeden öğrenmenin basit yolu... Eh, onu da yapmaya vakti yoktur belki, belki gözleri bu yazıya tesadüfen değmiştir hafızasızların diye ben Vikipedi’ye tıkladım. Kestim yapıştırdım “unutanlar” için. Ya da “hiç bilmeyenler” için.
Buyurun...
“1 Mayıs İşçi Bayramı nedir? İlk kez 1856’da Avustralya’nın Melbourne kentinde taş ve inşaat işçileri, günde sekiz saatlik iş günü için Melbourne Üniversitesi’nden Parlamento Evi’ne kadar bir yürüyüş düzenlediler.
1 Mayıs 1886’da Amerika İşçi Sendikaları Konfederasyonu önderliğinde işçiler günde 12 saat, haftada 6 gün olan çalışma takvimine karşı, günlük 8 saatlik çalışma talebiyle iş bıraktılar. Chicago (Şikago)’da yapılan gösterilere yarım milyon işçi katıldı. Luizvil’de (Kentaki) 6 binden fazla siyah ve beyaz işçi, birlikte yürüdü. O dönemde Luizvil’deki parklar, siyahlara kapalıydı. İşçiler, sokaklarda yürüdükten sonra hep birlikte Ulusal Park’a girdi. Her eyalet ve kentte, siyah ve beyaz işçilerin birlikte yaptığı gösteriler, gazeteler tarafından, ’Böylece önyargı duvarı yıkılmış oldu’şeklinde yorumlanmıştı. Bugün 1 Mayıs İşçi ve emekçiler tarafından dünya çapında kutlanan, birlik, dayanışma ve haksızlıklarla mücadele günü. Dünya üzerindeki pek çok ülkede, resmî tatil olarak kabul edilmektedir. Türkiye’de ilk kez 1923’te resmî olarak kutlanmıştır. 2008 Nisan’ında, ‘Emek ve Dayanışma Günü’ olarak kutlanması kabul edilmiştir.”
***
Şimdi biz de hükümetler gibi, yönetenler gibi hafızası zayıf bir yönetilenler topluluğu olduğumuzdan...
Biz, ben, hadi hepimiz değilse de çoğumuz 1996’da Kadıköy’deki 1 Mayıs isyanını bile unuttuğumuzdan, bunu da unutacağız...
Unuttukça kum gibi akacak “hakkımız” avucumuzdan...
Şaşkınlıkla söylenmek, şikâyet etmek dışında yapacak bir şey kalmadığını fark edeceğiz...
Bir TV çalışanları sendikası için bir araya gelemeyen oyuncular, istedikleri kadar yürüyüş yapsın; bir örnek sömürücü sözleşmelere imza attırılan, nasılsa herkes benim gibi diye buna göz yumanlar, ben kendimi kurtarırım, gerisinden bana ne diyenler...
Üç kişilik grupta bir arada olamayanlar... Birbirinin kuyusunu kazmakla meşgul yazarlar... Zihnini rakibinin dedikodusunu yapmak için zorlayanlar..
“O kadar korktuk ki her şeyden; hükümetler sokaktan, sokaktakiler polisten, polis emir verenden, emir verenler başlarına geleceklerden o kadar korktu ki..
Ve korkularımız o kadar büyüdü, bizi bile o kadar aştı ki...