Galiba ben bu evi sevemedim. Dokuz ay oldu ama sanki benim evim olamadı... İstanbul ısınmıyor bir türlü. Arabanın içinde, milim kıpırdamayan Boğaz trafiğinin içinde bunalıyorum. İzmir’de kahvaltı etmeyi, herhangi bir İzmirli ahbabımın evinde konuk olmayı özledim. Sıcak, huzurlu, sakin bir öğleden sonranın neşeli kahkahalarını ve de... Kahvaltıda lezzetli patates püresi ve şahane sucukları bir arada sunan arkadaşım Bahar vardı İzmir’de, nicedir haber alamıyorum... Terasında bardağımızdaki satsumaları koklaya koklaya İzmir’in pembe turuncu akşamını izlediğimiz Pınar vardı... Sonra ömrümde yediğim en güzel domates çorbalarını pişiren Aydan... Onu da altı yıldır hiç görmedim...
***
Bazen güzel kokular içimi sızlatıyor... Hiç umulmadık anlarda çıkıp gelen kızarmış hamur kokusu, eskiden çok eskiden kalma bir parfüm, küflü kağıt kokusu... Ayşe, Murathan Mungan’la konuşmuş. Hürriyet Pazar’da. Mungan’ın her biri akıl ve yürek sayfasında bir yere yerleştirilmesi gereken hazine sayılacak onlarca güzel cümlesi arasında biri, bak şu anda nasıl yerini buldu. Diyordu ki “Bazı insanlar yaşamak için yüreklerini kazımak zorunda kalırlar...” Okurken... Sırtım üşüyerek ve hüzünle fark edince... Galiba... Nicedir asılı duruyor orta yerimde sanki bir levha: Dikkat kazı var! Ve bir bir aklımdan geçirince, biraz yakından tanıdıklarımı her birinin aynı dipsiz kuyuyu taşıdığını görüyorum göğüslerinin en kıymetli yerinde... Her birimiz aynı korunma güdüsüyle, yaralarımızdan kaynaklı çocuksu bir vahşilikle ve aslında ürkekliğimizden oluşmuş bir dikenli tenle yaşıyoruz...
***
İzmir’i özlüyorum. Çok eskilerde kalmış dostlarımı. Ankara’daki çocuk yazlarımı özlüyorum. Kavrulmuş çekirdek, mor zambak, beyaz sabun kokan bahçeleri... Ayten teyzenin baharatlı köftelerini, Vardar Dondurmacısı’nın kornetlerini, beşinci duraktaki parkın kestane ağaçlarını... Üniversitede cebimizdeki kısıtlı parayla Kızılay’a kaçışlarımızı... Lisedeyken gittiğimiz filmleri, beyaz tişörtleri ve mavi espadrilleri... Hepinizin hafızasında tanımladığım bu zamanlara ait kokular, resimler vardır eminim. Hatta bu saydıklarım bile bir karşılık buluyordur... Ama aslında özlediğim, bu zamanlara denk gelen tecrübesiz, katıksız, iyi niyetli ve inançlı hallerim... Eskimiş kaşar taklidi yapan genç kadınların, marka ezberleyen erkeklerin, kendini tamamlanmış sanan eksik insanların, kendisiyle ilgili hiçbir fikri olmayan ama buna karşılık her konuda beyanda bulunanların, kendi duygusunu kendisine tanımlayamayan ancak kitaplardaki güzel kelimelerle tekrara düşenlerin, her şeyi tarif edenlerin, kendisinden geniş zamanlı cümlelerle söz edenlerin olmadığı bir zamanı özlüyorum... Bana değmedikleri, Gözümün görmediği, Aklımın idrak etmediği, Derime nüfuz etmedikleri, Hafızamda yer edinmedikleri o zamanları...
***
Özlediğim ne İzmir, ne Ankara ne de o güzelim kokular aslında... O şehirlerin, o resimlerin, o sabah ve akşamların hafızama kaydedildiği günlerdeki merhamet, inanç, heyecan, çocuksu aşk... Daha az kırılacağı kenar köşeyi tecrübeyle tespit edip eski moda tabir edilen ve günümüzün geçer tavrıyla üzerinde dalga geçilen duygularından tümüyle uzaklaşıyor insan bir gün... Bedenine sarındığı bir dikenli tel ve dilinde silah şehri seyre duruyor uzaktan... Yaz gelmiyor bir türlü...