Bazen bir coşarım, yazıyı ben mi yazıyorum bana biri mi yazdırıyor, bilemem. Bir cümle bir güzel gelir gözüme... Uzun uzun düşünürüm yahu bu cümleyi ben mi buldum yoksa bilinçaltım kimden yürüttüğünü bilemeden sakladı mı bunu, nedir, noluyor?
Neyse... Salı günkü yazımın sonuna “Bedenine sarındığı bir dikenli ten ve dilinde silah şehri seyre duruyor insan uzaktan” diye bir cümle iliştirmiş, bu “Dikenli Ten” tanımı tam oldu şekerim diye kendime gaz verip başlığa taşımıştım.
Ancak yazımı zaman zaman orada burada her yerde Türkçe karakterleri tanımayan cici telefonlarla yazıp gönderdiğim için gazetede özel bir programla harfler Türkçeye dönüştürülüyor. Sonra da editörlerin kontrolüne alınıyor. Ve yazıların harfleri Türkçeye dönüşürken bu programlar bazı konularda kendi bildiğini okuyor. “Memed Fuat” olmaz diyor mesela, o kesin “Mehmet Fuat” olmalı. Geçenlerde yazmıştım “Ahmed Arif” de istemiyor. Onu hemen “Ahmet” yapıyor. Peygamber sabırlı, ustalar ustası, abidik gubidik hatalarla dolu makalelerimi sessiz bir iç geçirişle okunmaya elverişli hale getiren sevgili editörüm Aytekin Hatipoğlu eminim “ne diyor gene bu kız?” diye anlamaya çalıştı beni. Allah bilir demiştir ki “Bu giderek tuhaflaşıyor. Bu ne şimdi? Neden bedenine dikenli tel sarınsın insan, ne yapıyor, dinen mi acı veriyor kendine, ne?” Aynı şeyi okurun da düşündüğüne eminim.
***
Böyle gramatik hatalar sebebiyle içsel yıkımlara(!) uğradığımda, “offff Alllam ya ben niye bu kadar çok şeyi bir arada yapmaya takıntılıyım” diye söylenmeye başlıyor ve Tayfun Devecioğlu’na (yayın yönetmenim) diyorum ki “Ya, ben gideyim bahçe bostanla uğraşayım. Patlıcandır, biberdir filan. Zaten adım hisli insana çıktı, usandım ben de bundan. Hormonsuz gıda yetiştirmeye adayayım kendimi. Uyumlu olur. Ya da maaşıma zam yap!” Bende yetenek gördüğünü belirten yeni ve yine hisli konuşmalar yapıyor. Yarınlardan, gelecekte başaracaklarımızdan söz ediyor. “Bak ne güzel cep bilgisayarıyla yazı yazılıyor artık. Oysa biz eskiden...” diyor. Nasıl olduğunu anlamıyorum ama yola çık, koş, on yedi sayfa yazı yaz dese, hemen atılacağım vazifeye. “Sen nasılsın, kız nasıl, bırak bostanı canım, bir gün daha fazla yaz hatta, iyi olur. Bu arada dizi nasıl gidiyor, maşallah iş tuttu, kazandın mı bari biraz bir şeyler” diyor. “Eeee, şey aslında fena diil tabi ama bu arada gazeteye başlayalı ben neredeyse yani altı yıl oldu... Zam?” diyorum dirayetle. “Tabiii neden olmasın” diyor. Manasızca seviniyorum. Hani bostan ekecektim ben? Olsun sonunda bana da zam yapacaklarsa neden olmasın? Ama biz bunu her sene yaşıyoruz galiba... Ve ben hep unutuyorum.
***
Bu yazıyı dizüstü bilgisayarımda yazdım. Umarım az hata yapmışımdır. Aytekin Bey’e mahcup olmak istemiyorum. Ama buna rağmen (yani hata yapma payına, Uzak Doğu’daki felaketlere, Tuncay Özkan’ın Kanal Türk’ü satışına, eşit işlere eşit ücret olması gerekirken eşit olmayan işlere eşit olmayan ücretler dağıtan sisteme, Tayfun Bey’in olağanüstü ikna kabiliyetine rağmen) tekrar ediyorum: Verilen sözler tutulsun! Yoksa kendimi dikenli tele sarar, gazetenin önünde sebze yetiştiriciliğine başlarım. (Bu cümledeki tel kesin olarak “tel”dir.) Sevgili okur siz de yapın. Patronunuza mektup yazın. İnternette blog açın. İtiraz edin. Bu yazıdan sonra beni bugün işten atarlar mı acaba? Atarlarsa tazminatım ne olur? Organik tarım için sermaye olur mu...