Galiba Güneri Cıvaoğlu yazmıştı ilk... Selin Kutucular’ın ikinci kitabı “İstanbul Sofraları” çıktı diyor, hem kitabından hem yazarından övgüyle söz ediyordu. Ay bir sevindim, bir sevindim...
Çok severim ben yemek kitabı okumayı.
Hele ki Selin Kutucular’ın müthiş bir ekiple çıkardığı o ilk kitabı... Kim bilir kaç arkadaşıma coşkuyla hediye etmişimdir. Ah o içinde hayat, renk, lezzet, hayal, özlem, insan dolu kitap...
Şimdi ikincisi çıkmış diye bir sevindim, aman gidip alayım derken birkaç hafta geçti.
Az önce ve geldim. Kafam nasıl karışık; milli voleybolcu Aysun’un tesettüre girmesi, ikitidar yanlısı bir gazetenin abonelerine servisiyle sekiz yüz bini aşan bir tiraj yakalaması, Altunizade, Üsküdar, Çamlıca’daki insan görünümlerinin süratle değişmesi ve bu değişimin tüm İstanbul’a süratle yayılması ve değişenlerin süratle çoğalması; beğenirsin beğenmezsin, katılırsın katılmazsın ama ne dersek diyelim “karşı ses” olması sebebiyle denge unsurlarından birinin “çaresizlik” sebebiyle satın alınması... Kafam allak bullak yani... Sakinliğimi yitiriyorum artık. Hızla “taraf” olmaya sürükleniyoruz...
Yani bütün bunlar zihnimde karman çorman, nasıl bir yazı kaleme alsam acep diye dalgın dalgın içeri girdim.
Gazeteden birikmiş postalarım gelmiş.
Ve o postaların içinden ilaç gibi, neşeli bir hediye çıktı: Selin Kutucular’ın ikinci kitabı! İstanbul yemekleri...
***
Çabuk çabuk yazımı yazayım , çayımı elime alayım, keyfini çıkara çıkara kitabı okumaya oturayım dedim. Kitabın ilk sayfasından eğer yazarından bir not görürsem bayılırım, ki tahmin edeceğiniz gibi bayıldım! “Dayımın makarnalarını bakalım beğenecek misiniz” diye bir not düşmüş yazar...
Şahane.. Makarnalara gelene kadar bu kitabın fotoğraflarından tasarımına dek çalışan herkesi hararetle tebrik etme isteği içinde yemeklere, kristal bardaklara, o fotoğraflara âşık ola ola yol aldım.
Aaa o da ne, benden bahsediliyor..
İlk yemek kitabını ağlayarak okuyuşumdan söz ediliyor... Ayyy nasıl utanıyorum, nasıl utanıyorum. Hakikaten bir his insanı olarak bir yemek kitabına da geçmişim sonunda. Aslında bir obur olarak yer almayı hak ediyorum galiba.
Ama o kitapta bir babanın çocuğuna sorduğu “mutlu musun” sorusu... O fotoğraflar, o anılar, o sahanlar, o masalar...
Mutlu olmadığımı kimseye itiraf edemediğim, için için kandığım günlerdi o günler. Bir yemek kitabına bakıp bakıp ağlamamla dalga geçilirdi ve anlatılamazdı aslında içindeki “niçin”e ağladığım...
***
Bazen savunduğum ve inandığım değerlerin hiiiiç bir işe yaramadığını düşünüyorum. Bir parçamı daima “yapay” bulduğunu dile getirerek kendi samimiyetine ve tamamlanmışlığına dikkat çekenlerin arasında giderek daha çok içime kapanırken ve içimden dışarıya daha az ses verirken ve samimiyetimi asla ama asla hak etmeyen insanların arasında onlara göre bir model inşa ederken..
Bir iyi geliyor ki böyle kitapların, böyle yemeklerin, Selin Kutucular ve ailesi gibi, kitabın tasarımını yapan Annie Pertan gibi insanların varlığını ve yaşam zevklerinin süreceğini bilmek...
Makarnadan, mandalina reçelinden, kadınlardan, peynirden ve doğum günlerinden söz eden...
Masaya renkli bir bardak koymakla, sofrayı bir çiçekle bezemekle ne çok şeyin değişeceğini, bilebilen zarif, zevkli insanların varlığını bilmek... O insanların o şahane aidiyet duygusuna, o müthiş inceliğine, o günümüzün kaba saba ve yalan dolan üslubundan çok çok uzak sahiciliklerine şahit olmak... İç açıcı, ferahlatıcı, cesaret verici, anımsatıcı, motive edici oluyor...
Bu yazıyı burada bitiriyorum. Selin Kutucular’ın şahane kitabına dönüyorum.
Elinize bir alsanız kitabı, emin olsun her şeye yeniden başlayacaksınız...