Arabanın hız kontrol panelinde sıcaklığın 27 derece olduğu görünüyor. Geç kalan yaz geldi mi yoksa? Sokağın girişini hantal kasasıyla kapatan süt kamyonuna sinirlenmiyor aksine sabırla boş şişeleri yüklemesini bekliyorum.
Yeni açılan tekel bayii kapısının önüne dergileri diziyor.
Yan komşusu marketin çırağı çileklerle yeni dünyaları yerleştiriyor tezgaha.
Hayret sokağın ana caddeye çıkan köşesinde bana yol veriyor bir belediye şoförü.
Elimdeki kahve termosunu keyifle tepeme dikip tek elle direksiyonu sola kırarken karşı şeritteki delikanlılar alkışlarla şoförlüğümü kutsuyorlar. Tebriklerini gülümseyerek kabul ediyorum.
Trafikten kaçmak için yeni keşfettiğim arka sokağa giriyorum. Gencecik esmer güzeli bir anne, biri dört biri beş yaşlarında futbol formaları giymiş iki erkek çocuğunu küçük bir arabaya bindiriyor. Çocuklarla çetin bir mücadele içinde ama çok şekerler.
Köprüye doğru yol alırken bir yandan CD çalardaki Yunanca şarkıya eşlik etmeye çalışıyor bir yandan da acaba Yunanistan’a mı yerleşsem diye düşünüyorum.
Köprü boş. Bir süre önce insanın içinde sayfa sayfa coşkuya sebep olan erguvanlar o güzelim pembe-mor renklerini koyu yeşil kahve kızıla bırakmışlar.
Boğaz’ın iki yakası da ışıl ışıl. Gemiler, vapurlar, evler, beyaz köpüklü dalgalar... İstanbul... Gişelerden geçerken yavaşlıyorum. Az sonra yine hızlanacağım. Sahil kenarında kahvaltı kralcıları dışında kimse kalkmamış yatağından daha.
İşe doğru yol alırken çalıştığım dizinin kostüm sorumlusundan mesaj geliyor: “Siyah pantolonunuzu unutmadınız umarım.” Az sonra işim gereği giymem gereken giysileri giyeceğim. Beş çocuklu bir anneyi oynadığım için mini etek, dekolte, neon renkler, çok dar, çok geniş, çok pahalı, çok trendy giysilerden kaçınacağım. Kaçınacağız.
İşim gereği uygun bulunan, beni beş çocuklu bir orta sınıf annesi olarak gösterecek giysiler seçilecek yani...
İşim gereği ben bunu giymem demeyeceğim. Sorumluyla bunu tartışmayacağım.
Makyözüm “uykudan uyanıyorsunuz, o yüzden makyajsız oynayacaksınız, sadece pudra süreceğim” dediğinde “hayır, bu bana uymaz” demeyeceğim.
Yönetmen “İclalcim alt açı çekiyorum” dediğinde “ama bu beni daha şişman gösterir” demeyeceğim.
Balo sahnesi çekilirse “benim oynadığım karakter bir Anadolu insanı, bana basma elbise giydirin” diye inat etmeyeceğim.
İşim ne gerektiriyorsa onu yapacağım.
Çünkü,
Kurallardan hoşlanmasam bile yaptığım işin gerekliliği onlara uymamı zorunlu kılıyor.
Sonuç eğer işin kendisini, varlık sebebini zorluyorsa burada bir hata var demek gerekiyor.
Kimi kurallar elzemdir, hayatıdır, acı sonuçlar sonunda alınmış derslerle konulmuştur.
Kimileri işin en kolay, en başarılı şekilde kotarılması için konmuştur.
Protokol kurallarının kimileri bana da çok saçma gelir ama... “Kraliçe gelse tanımam” da denmez yani, öyle davranılmaz... Üstelik... Üstelik başını örterek Kuran dinleyen bir nezakete karşılık... “Protokol, kural tanımam” inatları... Anadolu Yakası’nda daha sakin sokaklar. Ama giderek daha farklı. Avrupa yakası ile Anadolu yakası insanı arasındaki görsel değişim yaşamı ikiye bölüyor yavaş yavaş... Daha da derinden...