“Bir belge arıyordum bilgisayarımın arşivinde. Başlıklara takıldı gözlerim, kimi dosyaları açıp okudum. Geçen yıl bu vakitler yazdıklarımı bir başkasının günlüğünü okur gibi okudum. Sarmaşığın kökleri aynı toprakta, tırmandığı duvar da aynı ama... Gövdesi daha kabuklu, toprağa daha bağlı şimdi. Bir kez daha paylaşmak istedim.” Annemle öğle yemeğine çıktık. İki arkadaş gibi oturup önümüzdeki seçimlerden, çocuk gelişiminden, diyetlerden, köşe yazılarından, Ankara’dan, İstanbul’dan konuştuk. Öyle hoşuma gitti ki... Yemek sonrası ben çekime, annem Ankara’ya doğru yol alacaktık. Terasındaki çiçeklerin ne kadar büyüdüğünü, Sapanca’daki evin bahçesini düzenlemek için yine geç kaldığımı sıkıştırdı laf arasında. Masada kocaman bir sarı gül vardı. Sarı gülü kokladım. Azıcık azıcık kayısı gülü koktu. Annemin en küçük erkek kardeşi ve onun bir büyüğü teyzem ile rahmetli dedemin bahçesinde oynadığımız oyunlar geldi aklıma. Metin dayım güllerin kokusuna dayanamaz yapraklarını yerdi. Annem bir kahkaha attı. “O ağacın altı” şarkısını dinlerken hep dedemi anımsadığımı söyledim. Ne çok severdi. Annem babasını son yolculuğuna uğurlarken ellerini bırakmamıştı hiç. Hayat suyum dermiş dedem anneme. Son yudumunu annem içirmiş gerçekten. “Allah sıralı ölüm versin derdi” diye gözlerini sildi annem. “Başka şeyler konuşalım anne” dedim. Dedim ama bu sefer de rahmetli babaannemden söz etmeye başladık. Beni son gördüğünde o kadar hastaydı ki ve öyle karışmıştı ki zihni, beni annem sanmıştı. Uzun uzun sarılmış, ağlamış, karmakarışık hikâyeler anlatmıştı. Elimde yazdığım ilk kitap vardı. Kitabı kucağına bastırmış durmaksızın aynı soruyu sormuştu; “Bu kitabın hepsi Türkçedir?” “Türkçe” demiştik defalarca. Elini yeleğinin cebine sokmuş, avcuma leblebi ve üzüm sıkıştırmıştı. Avcumdaki terli leblebileri anımsadığımda bugün bile içim burkulur. Annem de onu son görüşünde cebine sokuşturduğu iki milyon lirayı anımsadı. Babaannemin durmaksızın elindekileri avcundakileri verme telaşını yâd ettik...
***
Annemi yolcu ettim. Bir arkadaşımı yolcu eder gibi. Oysa ben annesiyle arkadaş gibi büyüyen çocuklardan değildim. Onun disiplinli dünyası içinde yaptıklarımı, yapmaya çalıştıklarımı, seçimlerimi ona onaylatma telaşı içinde büyümeye çalışan gerçek bir çocuktum. Çok uzun yıllar sürdü bu ilişkiyi doğrultabilmek. Hâlâ da devam etmekte. Bugün kızım üzerindeki otoritemi fazla bulan annemi anlamakta güçlük çekiyorum. Zira onun disiplini ile benimkisi arasında kıyas kabul etmez bir ölçü farklılığı var. Ama kendi kızımın tatlı telaşı içinde görüyorum ki kızların annelerine kendilerini beğendirme çabası hiç değişmiyor. Üstelik benim kızımın işi benimkinden de zor. Oldukça başarılı ve tuttuğunu koparan bir annenin kızı olarak kendimi ispat etmem gereken alanları fethetmiş bir kadınım şimdi. Kendi kızıma annemden aldığım ve aslında çok da emin olamadığım bir başka miras daha bırakacağım farkındayım. Tek başına kendi ayakları üzerinde durmanın eğitimi çok sert geçer. O sertlik kadın ruhunda eyvallahsız bir erkeksiliğe sebep olur. Babaannemde vardı. Annemde vardı. Bende de var... Babaannemin avcuma sıkıştırdığı tuzlu leblebilerin anısı kadar kıymetlidir ruhundaki sertlikten mirasımıza düşenler... Ama kızımın işine yarar mı, bunu ister mi bilmiyorum... İstesin isterim... Ya da yıllar sonra iki arkadaş gibi oturduğumuz bir öğle yemeğinde “işine yaradığını” söylesin...