Yazdıklarımın kimin, ne işine yaradığını bilemem bazen. Uzun bir zamandır bunun üzerinde düşünmeyi de bıraktım aslında. Neyi korumaya aldım ya da neden vazgeçtim, bundan da tam olarak emin değilim. Ama yazdıklarımla ilgili cümleler kurmuş bazı yüzleri unutmam.
Tam vedalaşıp otobüse bineceği sıra altı çizilmiş satırlarla dolu bir İ. A. kitabını erkeğin ellerine tutuşturan genç kızla kitabın altı çizili satırlarını okuduğu anda sevgisinin bir karşılığı olduğunu anlayan ve arabasına atlayıp genç kızı takip ederek ertesi sabah otobüsten indiğinde onu karşılayan genç adamı mesela...
Eşi cezaevindeyken yine aynı İ. A. kitabının bazı satırlarını çizip kocasına yollayan ve aynı şekilde başka satırların altı çizilmiş olarak geri dönen o kitapla bir mevsim birbirini teselli eden tanınmış bir çift sonra...
Şimdi benzer örneklerle dolu bir liste yapmak, anlatmak istediğimden uzaklaşmama sebep olacak. Ancak söylemek istediğim; hiç küçümsenmeyecek kadar büyük bir kalabalık yazdıklarıma anlam vermekle kalmayıp devamı konusunda yüreklendirmişlerdir beni.
Bunu zaman zaman anımsamam gerekir.
Kendime göstermem gerekir.
Çünkü yazmayı, anlatıcılığı, oyunculuğu bırakıp kaçma duygusuna kapılmam an meselesidir.
“Beyhude” veya “anlamsız” ya da “yersiz” bulurum kendimi.
Ve bir hayli acımasız olabilirim kendime.
***
Öyle günlerde iyi bir kitap okumak güvensizliğimi keskinleştirir ve bir de hırçınlaştırır beni. O yüzden resim, şiir ve müzikle şifa bulmaya çalışırım. Şansım ve olanağım varsa eğer dünyanın uzak ülkelerindeki müzeleri, şehirdeki galerileri gezerek, sevdiğim şarkıları dinleyerek ve “gerçek” şiirler okuyarak sakinleştiririm hırlayan zihnimi. Beynim sakinleştiğinde, öfkem soğuduğunda, kırıklarım kaynadığında geri dönen “kendime hoşgörüm” yazmaya ve yaşamaya devam etmeme izin verir.
Tekil bir vahşi orman hayvanıdır zihnim ve kendi ürettiği bebekleri parçalar...
Zaman geçtikçe daha da acımasız olmaktadır üstelik...
Her neyse...
***
Doksanlı yılların başlarıydı... Berlin’de Fazıl Say’la bir piyano başında ve her ikimiz de henüz yirmi yaşında bile değilken; Fazıl, Metin Altıok oratoryosunun ilk parçalarını oluştururken, ben okuyacağımız şiirlerin akışını düzenlerken, vay be... Yıllar olmuş!
Onu bilemem ama ben kendimi Metin Altıok şiir ödülünü alan Haydar Ergülen’in yanında Fazıl ve Sezen Aksu ve Genco Erkal, gazetedeki resmine bakarken düşünemezdim. Gelecek o kadar uzaktı çünkü... O kadar uzak... Oysa ne hızla geçip gitti zaman...
Şiirler, resimler, kitaplar ve müzik, sahne ve dans ve çamur, sinema ve tarih...
Bizi büyüttüler...
Aklımın vahşileşmesine sebep de onlar. O kadar büyük ve anlamlılar ki ebeveynin kimliğinde kaybolan bir çocuğa dönüşüyorum kimi zaman...
Bingöl Lisesi’nde felsefe öğretmeni Metin Altıok’un öğrencisi olan oyuncu arkadaşım Veda’ya özenirim hep.
Veda, imzalaması için bir kitabını uzatır Metin öğretmenine. “Kızım Veda için saçlarımdan üç beyaz tel” diye not düşer öğretmeni. “Üç beyaz tel de ne demek?” diye sorar Veda.
“Masallarda başın sıkıştığında o üç beyaz teli birbirine çalarsan ak sakallı dede yetişir hemen imdadında. Sen de öyle yap, ben yetişirim imdadına” diyerek yanıt verir Metin Altıok...
Yazarlıkta çaresizlik hissi verse de acıyan kalpte, sızlayan omurgada imdada yetişen üç sihirli tel değil midir neticede tüm “gerçek” şiirler?