Bazen ruhunuzun bedeninizden yükselen ısıymışcasına sizden çıkıp uzaklaştığını, siz de dahil olmak üzere herkese ve her şeye tepeden baktığını hisseder misiniz?
Sanki anlık bir yolculukmuş ama o bir saliseye saatler sığmış gibi bir yorgunluk çöker mi üzerinize?
Sadece geceleri değil sözünü ettiğim, gün ortasında aniden geliveren bir ürperme gibi...
Bedenimin demirden dökülmüş bir heykele dönüştüğünü zanneder ve hiç ama hiç kıpırdayamam. Bedensel kıpırtısızlığıma karşın görme, işitme, uzaklaşma ve değerlendirme yetisi sanki üç katına çıkmış olan ruhum hızlı bir yolculuk yapıp dönüverir...
“Ne oldu, ne daldın?” diye sorarlar. “Hiiççç” derim “hiç!”
Bazen karşımdakinin bedenine girmişim gibi, bazen başka bir şehirde bir masaya oturmuşum gibi, bazen birkaç gün önceye dönmüşüm gibi bir yabancılaşırım kendime. Çok saçma değil mi?
Empatik bir zorlanmaya mı böyle bir fantastik bir tanım yapıyorum yoksa ruhsal bir sendeleme mi oluyor bilemiyorum. Bu “yetenek” ya da “ceza” bana bazen anlatmayı gereksiz bulduğum bir mutluluk bazen de derin nefesler almamı gerektiren bir sıkıntı veriyor.
***
Mesela Mutlu’nun (ex Tuğçe Baran) editörlüğünü yaptığı Küçük Oteller Kitabı’nı kitapçıdan alıp, eve gelip keyifle okurken birden Mutlu’nun gözüymüşüm de penceren bakıyormuşum, gözüme kestirdiğim reçel tabağına uzanıyormuşum gibi resimlerin içinde hissediyorum kendimi. Hadi bunda Mutlu’un çok samimi anlatımı, imrendirici hayat bilgisi ve aktarımdaki başarısı söz konusu beni şahane etkiliyor, tamam... (Yeri gelmişken hayırlı olsun Mutlucuğum, güzellikler getirsin köşendeki bu haklı yenilik. Bu arada görmeyeli güzelliğine güzellik katmışsın. Saçlar süper!)
Peki, Hayrünnisa Gül’ün Kösem Sultan’a benzetilmesi durumunda bu saçma benzetim ile ilgili Hayrünnisa Gül’ün ne kadar sıkılabildiğini anlamak... Hele ki bir hafta önce basına yansıyan “Dargınlığın sebebi bu konuşmalardı” haberinde Mrs. Erdoğan and Mrs. Gül diyaloğunun sanki bizzat tanığıymışım gibi kendimi Cumhurbaşkanı eşi tarafında hissetmem... Mrs. Erdoğan’ın ağzından hiç eksik etmediği o bir çift kelime: “Sayın Başbakanımız” zaten yeterince aktif-çarpıcı-yakıcı siyasi bir güç değil midir? (Kösem Sultan vazo peşinde koşmazdı, uydurmayalım; kadınların siyasetteki etkin gücünden bahsedeceksek Mrs. Erdoğan’ın kendinden emin ama asla affetmeyecek kadar keskin gülüşünden dem vurmak isterim. Kalın kaşları altında her şeyi kontrol eden ve aslında “biz Başbakanken” madalyasından asla vazgeçmeyecek, hanımlar toplantısında bir kabine kurabilecek kudretteki o bakışı es geçmeyelim.)
***
Biraz da oyunculuğun verdiği bir mesleki deformasyon söz konusu elbette. Acaba ne hissetti, ne düşündü, nasıl davradı?
Öte yandan yazı yazmanın temel kurallarının üzerinde yükselen diğer katlar var: Neler oldu, nasıl oldu, neden oldu?
Siz benim öyle süslü püslü, sipiri süpürü yazdığım ilk paragrafa bakmayın. İlgi çekmek içindi. Mutlaka taşıdığımız insani özellikler içinde kimilerinden çok gelişmiş farklılıklarımız vardır. Bu farklılıklardan biri olarak gösterebileceğim empati (duygudaşlık diyor sözlük) becerisi her durumda iyilik getirmez bunu bilirim. İş açar insanın başına.
Ve bilirsiniz az kullanılan organlar işlevlerinde zayıflar, giderek yok olurlar...
Karşısındakini anlayabilme yeteneği, isteği, çabası giderek az kullanılan bir insan davranışı. Bazı meslekler için bunlara sahip olabilmek ilk gereklilikken yeni zamanlara ait olan yeni meslekler için tam tersi söz konusu. Kullanılmayan insani değerler de artık çıkmayan yirmilik dişler gibi...
Yirmilik diş çıkaranlar bilir; ne acıdır, ne ağrıtır ve ne gereksizdir. Sonunda çektirir kurtulursun.
Vicdan ve empati gücünü çektirebilmense çok zor. Artık gereksiz kabul edilen bu insani “becerilerden” kurtulmak kişisel mutluluk getirir mi bundan da pek emin değilim.