Bir sabah yataktan sanki fırlatılmış gibi uyandınız mı hiç? Sanki uzun bir komadaymışsınız da birden uyanmışsınız gibi... Ve o uykuda çevrenizde olup biten her şeyi duyduğunuz, anladığınız, takip ettiğiniz halde hiçbir şeye müdahale edememiş, yanıt verememişcesine birikmiş bir itirazla kapıyı açıp hırsla güne başladığınız oldu mu?
Su tepenizden akarken, diş macununun kapağını çevirirken, köpürmüş sabunu sabunluğa fırlatırken, üzerinizdekileri sökercesine çıkarıp atarken cümle üzerine cümle eklenir mi içinizdeki sıkıştırılmış öfkeye?
“Ne oldu şimdi buna?” dedirtecek kadar ardı ardına keskin hareketler sergilediğiniz oldu mu?
***
Bize uslu olmayı öğütlediler: “Eğer arkadaşın sana tokat atarsa sen cevap verme, sakın sen ona vurma, küfür etme, dil çıkarma. Çünkü sana yakışmaz, sen cici bir çocuksun! Onlar kötü çocuklar, pis çocuklar, sen yapma!”
Dünyanın en ağır sorumluluğunu bir erdemmiş gibi yüklediler omuzlarımıza. Çocukluğumda sürekli saçımı çeken, kolumu tırmıklayan, saçlı bebeğimi çekiştirip elimden alan ve gözüme kum atan çocuklara aynı şekilde karşılık vermez, üstelik onların yaptıklarını evde anlatmaya çalıştığımda “şikâyet istemiyorum, sorunlarını kendin çözmelisin” cümlesiyle karşılaşırdım. Oysa o sorunları nasıl çözebileceğim konusunda yeni bir davranış önerilmediği gibi, kendim de geliştiremediğim için, öfkemi hapsetmek gerektiğini “doğru yol” zannederek çocukluğumun bir kısmı unutmak istediğim ama başaramadığım berbat anılarla doludur. Arkadaş seçebilme aşamasına gelene kadar en azından.
Şimdi bir çocuk büyütürken bana uygulanmış şablonu parça parça ediyor ve çok başka şekiller oluşturmaya çalışıyorum.
Öfke, insanî bir duygudur! İfade edilmelidir. Dışarı çıkmalıdır. Bastırılmış öfke korkunç patlamalar, ani uyanışlar, can acıtıcı sonuçlar doğurur...
***
Sürekli ensesine tokat yiyen ve aynı şekilde yanıt vermeyen, elindeki kitabı okumaya çalışan ve canı çok acıyan, anne ya da babasını bu konuda haberdar etmek, üzerindeki hırkanın ona dar geldiğini ya da oturduğu yerde poposuna bir şey battığını söylemek isteyen, sesini duymadıkları için ebeveyninin ceketini çekiştirip duran ama yüzüne bakılmasını bir türlü sağlayamayan; önemsenmediğini anlayan bir çocuk düşünün. Nihayetinde avaz avaz bağırıp öfke krizi geçirmesi çok anlaşılır değil mi?
Erişkinlerin ani değişimlerini, her şeyi bırakıp gitmelerini, bir anda yerlerinden fırlamalarını, uykudan uyanıp kendilerinden umulmadık tepkiler vermelerini ben bu iç burkucu ve son derece haklı çocuk öfkesine benzetiyorum.
***
İnci Aral’ın son kitabı “Unutmak”ı okuyorum. Sevgili dostum Tolga Meriç’in muhteşem editörlüğünde, canım İnci Aral’ın adı gibi dizdiği o kelimeler zihnimde ne depremler, ne kasırgalar yaratıyor bilseniz... Yeni dünya düzenim oluşuyor adeta...
“Unutmak gerçek bir edim değildir. Daha çok bilerek geri durmak, aldanmaya razı olmaktır. Unutmak yeni bir ülkedir derken bir ruhsal zorunluluğu anlatmak istiyordum. Unutmanın, insanın belleğinde kaybolup gidenle, istenmeyeni silip atmakla ilgisi yok. Unutmak geçmişteki benimizin-acının, hazzın, bedenin-şimdiki bize geri dönmesine engel olmak için bilmeden yaptığımız bir köreltme işlemidir ve kuşkusuz unutmanın bire bir kendisi olamaz.” (Bu kitap, üzerini örttüğünüz, unutmaya koyduğunuz bütün öfkelerinizin tozunu toprağını kaldırabilir ayağa!)
Bir sabah aniden uyanıp gerçekten bir dönemin bittiğini anlayabilirsiniz... Bu, üzerinizde baskı kuran bir akraba, bir sevgili, bir eş, berbat bir iş, hakkınızın yendiği bir süreç, adil olmayan yargılarla dolu bir dönem olabilir. Bir sabah uyandığınızda eski yaşamınıza “çıkış” verebilirseniz, bence unutmak o gün gerçekleşir...