Saat 05.13’ü gösteriyor... Sabahın doğuşuna haberci olan alacakaranlık pembeleşmeye başladı. Çekim bitti, vedalaştık ve arabama bindim.
Yorgun, sevinçli, kırgın, ağlayarak, uyuklayarak, bıkkınlıkla, heyecanla, gururla, enerjik, kararsız... Kaç ama kaç ruh hali içinde geçtim bu yoldan. Beylerbeyi Polis Evi’nin önünden köprüye dönerken “İki Aile” dizisi için son kez sabahlamış olduğumu, yaşamımın önemli bir döneminin kapandığını anladım.
Eve ulaşıp, yüzümü temizlerken eski evimin Boğaz’daki iki köprüyü birden gören manzarasına bakarak dua ettiğim, sabır dilediğim yaşadığım her şeye şükrettiğim o ilk çekim sabahları geldi aklıma. Balıkçı teknelerinin “tatatatata” sesleri, büyük bir gemi düdüğü, kuşlar ve çok uzaktan bir köprü uğultusu...
Bu diziye başladıktan sonra yaşadıklarımızı saydım sonra...
Köşkün bahçesindeki Küçük nar ağacının çiçeklerini tam üç kez gördük. Erguvanları iki kez. İki kar-kış ve üç benzersiz yaz yaşadık. Emre Kınay iki tiyatro kurdu, üç oyun yönetti, bir ticari şirket hayata geçirdi. Çocuk oyuncularımız süt dişlerini döktüler, kalıcı dişlere geçtiler, boy attılar, tam üç karne getirdiler. Genç oyuncularımız liseyi bitirdiler, sınavlara girdiler, erişkin oldular. Üç yönetmen, üç uygulayıcı yapımcı emek harcadı bu zaman dilimi içinde. Çocukluğumuzun müthiş kahramanları ile çalıştık, güldük, çekirdek çitledik bahçedeki büyük kestane ağacının altında. Ölümler ve doğumlar oldu...
***
Kavga ettik, şahaneydi! Hayatımda hiçbir erkekle Emre Kınay’la kavga ettiğim kadar etmedim, artık itiraf edebilirim. Çocuklarımızı oynayan oyuncu kardeşlerimizin bizi sakinleştirme çabaları gerçek anne-baba kavgası içindeki çabaya benzedi daima. Birbimize çocukça küsüp kamera önünde hiçbir şey yokmuşcasına oyun oynadığımız günlerde bizi barıştırmak için çabaladılar ve elbette bir şekilde biten küslüğün sonunda hep büyük sevinç çığlıkları attılar.
Partnerim, ortağım, yönetmenim, set ve teknik ekipteki arkadaşlarım, oyuncu dostlarım... Özel yaşamımdaki çok büyük çok sancılı çok iç acıtan süreçlerde gizli gizli ağlamalarıma zaman tanıyıp kucakladılar beni. Bana yapılan haksızlıklar sanki hepsine yapılmış gibi kenetlendiler etrafımda. Gerçekten ailem oldular hepsi.
***
Hastalandık, küçük sakatlıklar yaşadık, havuza düştük, merdivenden düştük, baygınlıklar geçirildi, tansiyonlar indi çıktı, uykusuz kaldık, diyetler yaptık, şahane sofralar kurduk, rakipleri takip ettik, reytinglere sevindik, reytinglere üzüldük, her pazartesi gecesine bir iş yetiştirmenin telaşıyla zamanı kovaladık durduk...
Şimdi içimde kocaman bir boşluk hissediyorum...
Bitti..
O çok beklediğim tatil geldi nihayet.
Ben şimdi ne yapacağım?
Kimle çatı katında kahve içip dertleşecek, kimle kavga edeceğim? Kim beni deli edip kim beni kollayacak? Her sabah ezbere gittiğim o köprü trafiğine girmeyecek miyim şimdi? Bana yaptığım işin kıymetini kim hatırlatacak? Kim bana ağabeylik, babalık taslayacak? Ben kime dikleneceğim? Kim gönlümüzü alacak bizi güldürüp?
Bahçedeki son sahnemizi çekiyorduk. Üzerinde haftalar geçirdiğimiz çiçekli koltuklarımızı naylonlanmış kamyona yüklenirken gördüğümüzde Emre Kınay “Bitti be İclal Aydın” dedi... “Bitti Emre” dedim. Birbimize sarıldık. Onca kavga, onca tartışma, haftalar süren bir başarı hikâyesinin sebebiydi aslında. Birden üçüncü birinin bize sarıldığını fark ettik. Kafamızı bir çevirdik ki Ferit (Öner Erkan)gelmiş... Sonra son planı çektik ve Hülya “paydos” dedi...