İmza günü için Didim’deyim. Bir “cafe-restoran” da yemek beklerken kitap okuyorum. Mekânın sahibi beyefendi şaşkın bir yüzle yaklaşıp şöyle diyor: “Biliyor musunuz, siz gördüğüm kitap okuyan ilk erkeksiniz.”
Yüzüne bakıyorum kırklı yaşlarda, derli toplu, “üniversitede doçentim” dese inanabileceğim biri. Kötü niyetliye benzemiyor. Erkekliğimden şüphe eder gibi bir hali de yok. O zaman tek ihtimal kalıyor geriye: Doğru söylüyor adamcağız. Gerçekten de gördüğü kitap okuyan ilk erkeğim.
Ben bunun haklı gururunu yaşarken ne iş yaptığımı soruyor. Yazar olduğumu söylüyorum. Ne tür kitaplar yazdığımı soruyor. Bense ona kitap okuyup okumadığını sormuyorum bu tür sorular bana gereksiz ukalalık gibi gelir.
Öte yandan, Didim, turistik sahillerimizde gördüğüm en çirkin yer. Doksanlı yıllarda öyle feci bir yapılaşma olmuş ki manzara tam anlamıyla içler acısı. İşin kötüsü, artık geri dönüş de mümkün görünmüyor.
***
Kitaplarımı okuyanların genellikle kadınlar olduğu söylenir (üstelik her söyleyen ilk defa kendisi keşfetmiş gibi bahseder bundan). Ben de yanıt olarak zaten kitap okuyanların genellikle kadınlar olduğunu söylerim. Hele roman sanatı baştan beri kadınlara hitap eder. Bu Balzac ve Flaubert zamanında da böyleydi, muhtemelen yarın da böyle olacak.
Biz erkekleri bozuyor kitap okumak. Ya hiç okumuyoruz ya da öğrencilik bitince kopuyoruz olaydan. Sonra da en fazla mesleki yayınları falan okuyoruz. Arada “Şu Çılgın Türkler” misali kitaplarla gaza geldiğimiz oluyor ama kısa sürüyor hevesimiz. Bizim için uzaktan kumanda her zaman daha seksi.
Oysa kitap okuyan mimarla okumayan arasında fark var. İlkinin hayal gücü her zaman daha geniş oluyor. Bu yüzden işini daha iyi, memleket şartları izin verdiği kadar evrensel standartta ve estetik kaygılarla yapıyor. Aynı şey mühendisler, müteahhitler hatta ustalar için de geçerli.
Didim’deki yapılaşmanın niye bu kadar çirkin olduğunu da aslında “cafe-restoran” daki beyefendinin sözü gayet iyi açıklıyor: Çünkü gördüğü kitap okuyan ilk erkeğim ben.