2000 yılının kasımı... Fransa Milli Takımı özel maç için İstanbul’a gelir. Hem de dünya şampiyonu kadrosuyla: Zidane, Trezeguet, Barthez, Thuram, Desailly...
Havaalanına indiklerinde, Zinedine Zidane ayağının tozuyla şöyle der: “Şu anda dünyanın en iyi takımıyız ve buraya güzel futbol seyrettirmeye geldik.”
Ama Zizou’nun bilmediği bir şey vardır: Aslında biz milletçe futbola o kadar da bayılmayız.
Fransızlar İnönü’ye çıkınca anlar acı gerçeği. Millet futbol seyretsin diye yapılmış bir stada dünyanın en meşhur takımı maç etmeye gelmiştir ve resmen boştur tribünler. Metallica gelse ve kimse dinlemeye gitmese nasıl olur, işte öyle bir şey.
Sonuçta bizimkileri dört golle yener Fransa (hatırladığım kadarıyla güzel de oynamışlardı). Maçı takip eden dünya basınıysa şaşkındır: Zamanın en iyi takımı herhalde ilk ve son kez boş tribünler önünde maç yapmıştır.
Üç büyüklerin en sıradan maçında bile tribünlere koşanlar, efsane takımı izlemeye gitmemiştir. Çünkü kavga edemeyeceklerdir. İtiş kakış yapamayacaklardır. Maçtan önce kovalayacakları rakip taraftar da yoktur (bir avuç Fransız onlara yetmez tabii).
On bin civarında Türk seyirci vardır o maçta. Çünkü memlekette sahadaki oyunla ilgilenen nüfus ancak o kadardır.
***
Hatırlarsanız, benzer bir olay, son Avrupa Kupası’nda da yaşandı. Milli takım hep bir avuç taraftarın önünde oynadı maçlarını. Hırvat seyirciler bile bizimkilerden daha kalabalık ve renkliydi.
Gerçek şu ki işin ucunda ezeli tribün rekabeti, iddia bahsi, maç çıkışı kavgası ya da mafyamsı durumlar falan yoksa futbolla ilgilenmiyoruz. Çünkü aslında sevmiyoruz futbolu. Haliyle, bilgimiz de olmuyor. Maçta olay çıkarıp kulüplerin ceza almasına neden olanlara sorun, çoğu ofsaytın ne olduğunu doğru düzgün anlatamaz.
Spor öncelikle bir sevgi meselesi... Toplumda spor sevgisi yoksa, futbol bile hak ettiği ilgiyi görmüyor. Sonra da tutmuş atletizmde, jimnastikte, yüzmede niye başarılı değiliz diye düşünüyoruz. Ne diyelim, Allah iyiliğimizi versin.