Ünlü ve çok pahalı bir diyetisyenin kapısını çalmış kadın. Adam onu dinlemiş, tartmış, sonra kâğıda bir şeyler karalayıp vermiş. “Burada ne yazıyorsa onu yap” demiş.
Kadın açmış kâğıdı, sadece şu yazıyor: “Yeme!”
Kadın, hayal kırıklığını gizleyememiş: “Yememem gerektiğini ben zaten biliyordum!”
“Ama artık para verdin” demiş adam: “Bu yüzden şimdi gerçekten yapman gerekecek.”
***
Gençliğinde kendisine “Gandi” diye takılanlara kızan bendeniz, “daha ince olması gerekenler” kervanına katılalı birkaç yıl oldu. Bu da algıda seçiciliğe yol açtı tabii, zayıflamayla ilgili haberleri daha kolay görüyorum.
“Günaydın” diyeceksiniz ama olsun: Meğer bu iş tahminimden de büyükmüş. Her köşede bir zayıflama merkezi.
Hatta sadece bedenler değil, ruhlar da şişmanlayıp zayıflıyormuş. Arkadaşlıklar zayıflıyormuş bazen. Hatta o kadar inceliyormuş ki bağlar, koptuğu zaman şaşırmıyormuşsun.
Bir de bakıyormuşsun memleket zayıflamış, kemikleri sayılıyor. Yirmi beş yıldır akan kan ve acılar yüzünden iğne ipliğe dönmüş.
Şehirleri zayıflamış, köyleri zayıflamış, mahalleler, okullar, şiirler zayıflamış.
Şarkıları, barış umudu, başkalarını düşünen yanımız ve içimizdeki iyilik zayıflamış.
Buna neden olanlarsa semirdikçe semirmiş. Üstelik artık eski komedi skeçlerindeki şişman ve purolu adamlara da benzemiyorlar. Hemen tanıyamıyorsunuz.
Bizi “Türkiye” yapan bütün iyi şeyler zayıflamış. Bu ülkede bir arada yaşamaktan duyduğumuz sevinç, mutlu olacağımıza dair inanç...
Hazır bu kadar zayıflamışken tığ gibi olalım derim ben. Oldu olacak iyice kesilelim yiyip içmekten.
Dev bir zayıflama kampına dönüşmüş bu memlekette mutluluğa duyduğumuz açlıktan koksun nefesimiz. Hatta bu uğurda canımızdan olalım.