Jandarma komando Süleyman Aydın, 15 Ağustos 1984 gecesi Eruh’ta, PKK’ya karşı çatışırken şehit düşen ilk asker.
Aktütün şehitleri o zaman daha doğmamıştı bile. Saldırırken ölen PKK militanları da doğmamıştı.
O zaman nüfusumuz 48 milyondu. Kişi başına düşen milli gelir 1200 dolardı. Televizyon tek kanallıydı. Bilgisayar, cep telefonu yoktu. Kenan Evren cumhurbaşkanı, Turgut Özal başbakandı.
Recep Tayyip Erdoğan yedek subaylığını bitireli bir buçuk yıl olmuş, Refah Partisi’nin Beyoğlu İlçe Başkanlığı’na henüz seçilmişti.
Süleyman Aydın’ın cenazesi Erzincan’ın Mertekli Köyü’nde toprağa verilirken, o günün Türkiye gündemi zam haberleriyle doluydu.
***
Sonra, 24 yıl geçti.
Şimdi gazeteler, Aktütün Karakolu’ndaki askerlerimizin kahramanlığını anlatılıyor. Başlıkların ses tonu bunun bir savaş olduğunu saklamaya çalışmıyor artık. Evet, bu bir savaş ve 24 yıldır sürüyor.
Dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir savaş bu kadar uzun sürmez. Süremez. Tabii birileri istemediği takdirde...
O zaman hangi taraftan olursak olalım, aynaya bakıp sormamız gerekiyor: “Bu savaşın bitmesini gerçekten istiyor muyuz?”
Bu savaştan maddi ya da manevi çıkarımız olmadığına emin miyiz? Siyasi çıkarımız olmadığına?
Kolay olan, “dış mihraklar” edebiyatı yaparak işin içinden sıyrılmak. Önemli olansa gerçeklerle yüzleşmek... İçimizden birilerinin işine yaramasaydı, bu savaş 24 yıldır sürüyor olamazdı.
Biz gerçekten isteseydik, bu iş bitmiş olurdu çoktan.
1984’te Eruh’ta şehit düşen Süleyman Aydın’ın ablası demiş ki: “Süleyman dört erkek kardeşin en küçüğüydü. Davul zurnayla askere gönderdik. Kısa süre sonra ölüm haberi geldi, yıkıldık. Babam acısına daha fazla dayanamayıp öldü. Annem de köyümüzün her tarafı Süleyman’ın hatıralarıyla dolu olduğu için dayanamayıp İstanbul’a göç etti.”
Süleyman’ın çocuğu olsaydı, belki şimdi askerde olacaktı. Belki de duyacaktı, Ataol Behramoğlu’nun şiirini: “Ey bu topraklar için toprağa düşen. Bir karış toprağın var mıydı yaşarken?”