Bir kez daha anladım ki “mağdur olmaya” ve “mağdura” bayılan bir milletiz biz.
Bu yüzden kendimizi sürekli bir şeylerin kurbanı gibi hissetmek istiyoruz: Dış güçlerin aleyhimizde çalıştığını, dünyanın bizi sevmediğini, Almanlar yenildiği için yenilmiş sayıldığımızı düşünmemiz herhalde bundan.
Başımıza gelenler asla kendi hatalarımızın sonucu değil. Hep dışımızda gelişen talihsiz olayların kurbanıyız. Birileri arkamızdan dolap çeviriyor ya da bize kötülük yapıyor ve sonunda bu hale düşüyoruz.
Yoksa niye olsun, değil mi? Hatamız yok ki bizim. Hiçbir sıkıntıyı hak etmeyen masumlarız hepimiz.
***
Bir şeyler ters mi gitti? Hem kusuru derhal başkalarında arıyoruz hem de aynı şeyi yapanlara çok kolay inanıyoruz. Tabii zamanla birileri de buna uyanıyor ve “mağduriyet” mefhumu kaşla göz arasında popülist politikaların bileşeni haline geliyor.
Siyasetçisiniz diyelim: Kendinizi mağdur gösterdiğiniz zaman kazanamayacağınız seçim, aşamayacağınız baraj yok. İnternette patlayan askeri muhtıranın AKP’nin nasıl işine yaradığını unutmayalım.
Okuduğu şiirden dolayı gereksiz yere hapis yatan Tayyip Erdoğan’ın karizmasının bir kısmını buna borçlu olduğunu da...
“Mağdurizm” ülkemizde her daim etkili bir ideoloji değil midir? Kendilerini rejimin kurbanı olarak gösterenler kalbimizi çalmadılar mı? Televizyondaki açık oturumlarda “mağdur ve bilge adam” tebessümüyle konuşan Erbakan’ı unutmak ne mümkün?
Halkımız merhametlidir: Sever mağdur olanı. En popüler televizyon dizileri, kahramanları en mağdur olanlardır. Hatta meşhur simalar bile icabında hemen geçerler bu pozisyona. Saçmalayınca, bizi bir şeylerin kurbanı olduklarına inandırmaya çalışır, genellikle de başarırlar.
Düşünün: Eşcinselliği onurlu bir kimlik olarak yaşamak isteyenleri dışlarken, onu bir mağduriyet gibi gösterenleri kucaklamıyor muyuz?
Kendi yaptıklarımızın sonuçlarının sorumluluğunu üstlenmek yetişkinlere mahsus olduğundan, bozuyor bizi. Mağdur olmak daha kolay geliyor. Çocuksu olmayı seven bir milletiz çünkü; çocukları sevmesek bile.