Çağan Irmak’la tanışmamız on yıl önceki bir kısa film yarışmasına rastlar. Çağan’ın filmi yarışmadaki herkesin beğenisini kazandı ve birinci oldu. Biz henüz sinema öğrencisiyken Çağan çoktan profesyonel hayata girmiş, önemli yapımların mutfağında yer almıştı. Ona dair ilk izlenimim, sinemayı çılgınca seven biri olduğuydu. Çocuksu bir heyecanı ve hırsı vardı mesleğine karşı. Nitekim hızla yol aldı, “Babam ve Oğlum” filmiyle de adını günümüzün en önemli yönetmenleri arasına yazdırdı.
O günden bugüne Çağan Irmak sinemasında değişmeyen bir şey var bence: Çocuksuluğa ve naifliğe özlem. Çağan’ın bu samimi arzusu sanırım kişiliğine de yansıyor ve özellikle oyuncularının onu çok sevmesini sağlıyor.
Merakla beklenen son filmi “Ulak” da gücünü bu arzudan alıyor bence. Geçenlerde televizyonda konuşurken, filme önyargılarımızı unutup sadece bir masal dinlemek için gitmemizi istiyordu. Seyrederken de görüyorsunuz; “Ulak” masalların o naif dünyasına girme denemesi aslında.
Çelişki de burada bence; bir yandan “naif” olmak isterken diğer yandan da “çok iyi” bir film yapmak istemiş Çağan Irmak. Sadece o değil, oyuncusundan kameramanına, sanat yönetmeninden kostümcüsüne herkes performansının sınırlarını zorlamış. Ne var ki bu çaba kendisini her sahnede belli ediyor ve filmin Çağan’ın arzuladığı naifliğe ulaşmasını engelliyor. Sonuçta çok iddialı ve girift bir yapım çıkıyor karşınıza.
***
Kısa film çekmeyi bile zor beceren biri olarak haddimi aşacağım ama olsun; madem amaçlanan bir masaldı, o zaman hikâye mesela son dönem İran filmlerinin sadeliğiyle anlatılsa daha hayırlı olmaz mıydı? Senaryo daha sade olsa, kamera o kadar hareket etmese ya da diyaloglar aforizmaya benzemese masallara yakışacak naifliğe daha kolay ulaşmaz mıydı “Ulak”?
Sanatta “naif” olmak en büyük erdem bence... Ama bunu bilinçli olarak yakalamak hepimiz için zor. Bugünlerde ne zaman kalemi elime alsam Pablo Picasso’nun çocukların çizdiği resimlere bakarken söylediği söz geliyor mesela aklıma: “Ben böyle çizebilmek için hayatım boyunca uğraştım.”