Başımızı tekrar tekrar aynı taşa çarpıyoruz? Yeminler bozmamızın, dertsiz başımıza dert almamızın, aşkın bizi uçurmasının nedeni ne?
Cevap bulmak için ünlü yazarlara, doğunun ve batının bilgelerine ve romantik şairlere kulak verebiliriz.
Dikkatle dinlersek, hepsi aynı şeyi söyleyecektir: İnsanın doğaya dönme hasretini. Çok eskiden koptuğumuz doğanın tekrar bir parçası olma ihtiyacını.
İnsanoğlu doğadan bilinçlendiği an kopmuştur. “Ben insanım, şu karşımdaki de doğa” diyebildiği an yabancılaşmıştır; hem doğa anaya hem de onun bir parçası olan kendi doğasına.
Aşkın en büyük mucizesi, bilincimizi devre dışı bırakıp bizi onun esaretinden kurtarmasıdır. Tatlı bir bilinçsizliğin kollarında buluruz kendimizi. Bu yaşadığımız, doğayla yeniden bir olmanın mutluluğudur işte. İlk romanımdaki Arda’nın deyişiyle: “İnsanın kendisini aptal gibi hissetmekten hoşlanabilmesidir” aşk.
Akıllı olmaktan yorulmuşuzdur çünkü.
Yetişkin olmaktan, olgun davranışlardan, zekâmızdan bıkmışızdır. Uygarlık doğayı bizim için bir araca dönüştürürken insan doğasını da aklın ve bilincin cenderesine sokmuştur.
***
Aşkın bizi bunlardan kurtardığını hissederiz. Sevgilimizin yüzüne bakar ve onun gülümseyişiyle tüm evrenin aydınlandığını görürken yeniden doğanın bir parçasına dönüştüğümüzü hissetmek sevindirir bizi.
İnsanlığın kuşaktan kuşağa aktardığı bir hasret sona ermektedir böylece. Her aşk binlerce yılın vuslatıdır. Sevip de kavuşamamış, aşkından ayrı düşmüş atalarımız için de kavuşur, sevdiğimizin saçını onların yerine de okşarız.