Yirmi yıl uzun zaman... Cumhuriyet tarihimizin neredeyse dörtte biri.
Yirmi yıl önce Sovyetler Birliği vardı. Şimdi yok. Komünizmin o zamanki ülkesi şimdiki gençler için sadece tarihten bir yaprak. Prusya gibi.
Berlin Duvarı vardı yirmi yıl önce. Şimdi tuğlaları müzeleri süslüyor.
Ronald Reagan vardı Amerika’nın başında. Hani şu aktör olan... Rusya’da Glasnost rüzgârları esiyordu. Kadınlar Gorbi’yi çekici buluyordu.
“Dallas”ın modası iyice geçmiş, yerini “Şahin Tepesi” ve “Flamingo Yolu” almıştı çoktan.
Duygu Asena’nın “Kadının Adı Yok” kitabı fırtınalar koparıyordu. Casus romanları çok satıyordu. “Nükleer savaş çıkarsa ne yaparız?” diye düşünüyordu insanlar.
“Dergi” deyince Gırgır, Erkekçe ve Nokta geliyordu akla. Üniversiteler İhsan Doğramacı’ya emanetti...
Henüz Erbakan ve Demirel taklidi yapan komedyenlere gülebiliyorduk. Zeki ve Metin hâlâ komikti mesela.
Rahmetli babam büyük bir sebat örneği sergileyerek her hafta bir Britannica fasikülü alıyor ve ansiklopedisinin tamamlanacağı günü hayal ediyordu.
Tanju Çolak futbol ve magazin yıldızımızdı. Hülya Avşar bir içim suydu. Sabah basının yükselen yıldızıydı...
Kar yıkama pantolonlar, Prekazi modeli ense tıraşı, omuzları vatkalı
ceketler ve kadınlarda
“aslan başı” denen
saç modeli vardı...
Sinemamızın o zamanki halini özetlemek içinse zamanın yıldızlarını saymak yeter: Ahu Tuğba, Oya Aydoğan, Nuri Alço,
Tarık Tarcan...
12 Eylül tüm kişi ve kurumlarıyla ayaktaydı henüz...
***
Bulgaristan’daki Türklere yapılan zulüm bitmiş miydi, şimdi hatırlamıyorum...
Tıpkı Bülent Ersoy’un o sıra kadın mı erkek mi olduğunu hatırlamadığım gibi...
Zaten amacım tarih dersi değil. Olsa da beceremem. Ama yirmi yıl uzun zaman arkadaşlar... Yukarıda saydığım her şeyi demode kılacak kadar...
Yirmi yıl içinde bütün modalar değişirken kan ve gözyaşının modası bir türlü geçmiyorsa bundan da bıkabilir insan. Bu “beşeri” bir duygudur. Belki de ayıplamamak gerekir. İster Bülent Ersoy olsun bıkan, ister oğlu şu an Kuzey Irak’ta olan bir ana...