İki filme isyan ediyor herkes: “Recep İvedik”e bol seyirci çektiği, “Yumurta”ya da çok ödül aldığı için. Bu kadar tepki gördüklerine göre ikisinde de cevher var demektir. Malum, biz cevher gördük mü üstüne kusmak isteriz.
Aslında tarafsızlığına güvenebileceğiniz kişi benim. Birincisi, çok karaktersiz bir seyirciyimdir. Aynı gün içinde hem geyik bir romantik komediye hem de bir İran filmine bayılabilirim. Ingmar Bergman da başımın tacıdır, Bruce Willis de...
İkincisi: Yumurta’yı da Recep İvedik’i de seyretmiş değilim. Ama iki filmin yönetmenini de severim. Şimdiden alkışlamakta bu yüzden beis görmüyorum.
***
Bir kere gişesi az filmlerin ödül alması hayırlı bence. Hiç olmazsa bu şekilde yüzleri gülüyor. Eğer zamanında Sinan Çetin “Bay Z” ile para kazanmayı umabilmişse, birileri de “Yumurta” ile ödül bekleyecek tabii. Adalet diye bir şey var.
Sonra Cannes’da ve Berlin’de ödül alan filmlerin acaba kaçı gişe şampiyonudur, sorarım.
Bu yüzden Semih Kaplanoğlu’nun ödüle boğulmasını tuhaf bulmuyorum.
Tıpkı mazide Zeki Demirkubuz, Nuri Bilge Ceylan ya da Ulaş İnaç’ın ödüllerini tuhaf bulmadığım gibi...
Kızanlara hatırlatmak isterim:
Dünyada tek sinema şekli yok. O bayıldığımız Hollywood, muhtemel sinema dillerinden sadece biri. Durmadan kurulup dağılan şu alemde başka anlayışlar, diller, hissiyatlar da var. Bırakın birileri de onları takdir etsin.
Ayrıca, Şahan ve Semih sinemanın iki yüzünü temsil ediyor. Bu sanat yeni yüzyılda nefes almaya devam edecekse ikisine de ihtiyaç var. Bu yüzden “Yumurta” hakkında söylenenler ne kadar saçmaysa, Atilla Dorsay’ın SİYAD ödül töreninde Recep İvedik’le dalga geçmesi bir o kadar gereksizdi.
Bu tantana içinde tek üzüldüğüm, Abdullah Oğuz’un güzelim filminin arada heder olması. “Mutluluk” sinemanın “sanat” ve “zanaat” cephelerini en yüksek noktada buluşturan nadir yapımlardandı çünkü.