Geçen ay dokuzuncu yaşını kutladı Ekşi Sözlük. Sitenin sahibi Sedat Kapanoğlu, Ayşe Arman’a şöyle demiş: “Ekşi Sözlük hem ti’ye alabildiğiniz hem göklere çıkarabildiğiniz bir yer. İkisinin de örneklerine bolca rastlamak mümkün. Sadece biz, eleştiriye alışık bir millet değiliz. Kültürümüzde başkasının kusurunu yüzüne vurup, onu utandırmamak var.
O yüzden eleştiriye karşı, onun saldırgan olduğuna dair bir anlayışımız var. Halbuki eleştiri, kendimizi geliştirebilmemiz için eşsiz bir nimet.”
Kapanoğlu haklı ama alışkın olmadığımız bir şey daha var: Kendimizi ifade etme özgürlüğü.
Biz düşüncesini ortaya koymayı öğrenerek yetişmiş insanların toplumu değiliz. “Düşünceni kendine sakla...” ya da “Herkes istediğini düşünmekte serbest ama tabii söylememek kaydıyla” gibi veciz sözleri hepimiz okul yıllarımızdan bir şekilde hatırlarız. Aynı incileri babamızdan, patronumuzdan ya da komutanımızdan duymamız da an meselesidir.
Bu yüzden yaratıcı bir toplum değiliz zaten: Yaratıcılığın ilk halkası olan ifade özgürlüğüne çok geç kavuştuğumuz için.
***
Bu da şuna yol açıyor: Kendimizi ifade edecek bir alan bulduğumuzda tozutuveriyoruz. Tecrübemiz yok çünkü. Eleştirmek istediğimizin kişiliğine saldırıyor, belden aşağı “çakmadan” edemiyoruz. Köşe yazarları bile düşüyor bu tuzağa.
Eleştiriyle taarruz arasındaki çizgi kolayca aşılabiliyor: Haberlerin altındaki bazı okuyucu yorumlarına göz atmak yeterince fikir verici. Hele o yorumları yazanların bilgisayar kullanmayı bilen, yani bir parça daha “eğitimli” kesim olduğunu düşünürsek, manzara daha da vahimleşiyor.
Ekşi Sözlük ve takipçisi sitelerin gerçek misyonu da burada işte: Kendimizi özgürce ifade edebileceğimiz, icabında çatır çatır eleştirebileceğimiz ama bunu yaparken belli bir düzeyi gözetebileceğimiz mekânlar bunlar. Bu hasleti birbirimize aktarabileceğimiz tartışma ortamları.
Tıpkı internet gibi, Ekşi Sözlük de çocukluk hastalıklarından kurtulacak yakında. Böylece gerçek önemi iyice belirgin hale gelecek. Ama bu onu ehlileştirmeyecek, kimse heveslenmesin.